Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi | Kürdistanlı Peygamberler – 13

Yayınlama: 21.06.2021
3
A+
A-
38 ülke, 12 kitap, 15 cilt gezi yazısı, 1 çizgi roman karakteri, 1 arkeolojik keşif

■ KIZILDERİLİ TEHUELÇE İNANCINA GÖRE İLK İNSANLAR

Amerika kıtasındayız…

İlk durağımız Arjantin

Argentina (Arjantin) adı, beyaz “keşifçilerin” bu ülkeye taktıkları Latince bir isimdir ve “Gümüş Ülke” demektir. Nitekim kıyısında olduğu Río de la Plata’nın adı da İspanyolca’da “Gümüş Nehir” anlamına geliyor. (1217) Ülke, 1816 yılında Gümüş Nehir Birleşik Eyaletleri (Provincias Unidas del Río de la Plata) adıyla bağımsızlığını ilan ederek kurulmuş, 1826 yılında ismi Arjantin Cumhuriyeti (República Argentina) yapılmıştır. (1218)

Güney kıyısında kurulduğu ve kuzey kıyısında da Uruguay’ın bulunduğu Gümüş Nehir (Río de la Plata), dünyanın en geniş nehridir. Nehirden çok körfezi andırır. Arjantin ile Uruguay arasında 19 Kasım 1973 tarihinde imzalanan Gümüş Nehir Antlaşması (Tratado del Río de la Plata)’na göre, dış sınırı Punta del Este’yi (Uruguay) Cabo San Antonio’nun (Arjantin) Punta Rasa’sına bağlayan 219 km’lik hayalî hat tarafından belirleniyor. (1219)

Uruguay, adını Uruguay Nehri’nden alır ve bir Kızılderili dili olan Guaraní dilinde “Kuş Nehri” demektir. (1220)

Arjantin’in batı komşusu Chile (Şili)’nin adının kökeni ise bir Kızılderili dili Quechua dilindeki “çili” (şili) sözcüğüdür ve “Dünyanın Sonu” demektir. Şili, hakikaten dünyanın son bulduğu noktadır. (1221)

Amerika kıtasının en güneyinde Pategonya (Patagonya) coğrafyası bulunuyor. Bir “yeryüzü cenneti” kabul ediliyor ve tamamı buzla kaplı Antarktika kıtasına en yakın topraklardır.

Avrupalı beyaz işgalcilerin bu topraklara gelmesinden önce, Arjantin’in bugünkü başkenti Buenos Aires’in bulunduğu mıntıka, ağaçların ve çim örtüsünün olmadığı Pampa ovasının bir parçasıydı. Bazı su parkları göze çarpıyordu. Medrano ve Maldonado adlı akarsular, küçük çukurlar oluşturarak sessiz sessiz akarlardı. Tamamı Kızılderililer’den oluşan yerli nüfûs, guanako (buraya özgü bir deve türü) ve nandu (buraya özgü bir devekuşu) avcılığı yaparak hayatlarını idame ettiriyorlardı. (1222)

     Gümüş Nehir (Río de la Plata)’in güney (Arjantin) tarafında köyler, Kızılderililer’in Tehuelçe kavmine, göçebe bir hayat süren çeşitli etnik gruplara ve toprakları Samborombón Nehri’ne kadar ulaşan Querandí kavmine aitti. Tehuelçeler, Patagonya’nın yerli kabilelerinin ortak adıdır. “Patagonyalılar” olarak da anlandırılırlar. Erken Avrupalı işgalcilerin hikâyelerinde adı geçen Güney Amerika’nın dev sakinleri Patagonlar’ın Tehuelçeler oldukları düşünülmektedir. (1223)

     Río de la Plata (Gümüş Nehir)’nın kuzey (Uruguay) tarafında ise köyler, ovada avlanan Çarrúa kavminin yaşadığı köylerdi. Çarrúa Kızılderilileri’nin bugünkü toplam nüfûsları 175 bin kadardır. Bunların 159 bin 319 kişisi Uruguay’da, 14 bin 649’u Arjantin’de yaşarken, Brezilya’da da bu kavme mensup yalnızca 42 kişi yaşıyor. (1224)

Nehirler ve dereler, zamanla kanallar teşkil ederek Parana Deltası’nı parçaladı ve bölgede birçok ada ve adacık oluşturdu. “Parana”, Kızılderili Guaraní dilinde “Denizin akrabası” demektir. (1225)

Bu durum, genellikle balıkçılıkla uğraşarak hayatlarını devam ettiren bir Kızılderili kavmi olan Guaraní nüfûsunun bölgeye ağırlıklı biçimde yerleşmelerine yol açtı. Guaraní Kızılderilileri’nin bugünkü toplam nüfûsları 280 bin kadardır. Bunların 83 bin kişisi Bolivya’da, 61 bini Paraguay’da, 54 bini Arjantin’de yaşarken, geri kalan 85 bin nüfûs da Brezilya ve Uruguay’da yaşamını sürdürmekte. Paraguay’da ülke nüfûsunun % 80’i Guaraní dilini konuşur ve bu dil Paraguay Cumhuriyeti’nin ikinci resmî dilidir. Futbolda nasıl ki her millî takımın bir lakabı varsa, örneğin Fransa’nın “Horozlar”, Hollanda’nın “Portakallar”, Almanya’nın “Panzerler”, Danimarka’nın “Vikingler” lakabıyla anılması gibi, Paraguay Millî Takımı’nın lakabı da “Guaraní”dir ve kendilerini Guaraní Kızılderilileri olarak adlandırıp maçlara çıkarlar. Ayrıca bugün İngilizce olarak kabul edilen ve oradan tüm dünya dillerinde de ortak olarak kullanılan “jaguar”“tocuan” gibi sözcüklerin kökeni Guaraní diline dayanır. Bir Kızılderili dili olan Guaraní dilinden dillerimize geçmiştir. (1226)

Aónikenk olarak da adlanırılan Tehuelçe halkları, Patagonya’nın yerli halklarıdır ve bu kavimlerin mevcut üyeleri şu anda Güney Arjantin – Güney Şili sınırlarında ikamet etmektedirler. Tehuelçe tek bir halk değildir; kültür ve dil bakımından farklılık gösteren birkaç etnik toplululuğun ortak adıdır.

Pampa ve Patagonya’da yaşayan yerli kavimlerin sınıflandırılması, bu bölgelerdeki yerli nüfûs gruplarını ifade etmek için kullanılan farklı terimler nedeniyle kafa karıştırıcıdır. Eşsiz ve eksiksiz bir sınıflandırmanın oluşturulmasını engelleyen çeşitli nedenler vardır. Bu koşullar arasında, bu grupların bazılarının neslinin tükenmesi ve bu grupların dağıtıldığı geniş arazi miktarı ile birleştiğinde, belirli Tehuelçe halklarını ilk kez tanımlayan İspanyol işgalcilerin tüm gruplarla temas kurmasını engelledi. Diğer durumlarda, uzun mesafeler katetmeyi içeren mevsimlik göçler, onları gözlemleyen işgalci Avrupalılar’ın bir gruptaki insan sayısını veya bir dilin dağılım aralığını olduğundan fazla tahmin etmelerine neden oldu. Tüm bu faktörlerle bağlantılı olarak, Mapuçeler’in veya Araukanlar’ın batıdan gelişleri, kültürel özelliklerini derinden değiştirdi, Pampalar’dan ve Patagonya’nın orta ve kuzeyindeki etnik grupları birbirine karıştırıp özümseyerek, bölgenin büyük bir bölümünün Araukan’laşmasını sağladı. Son olarak, Arjantin ordusu tarafından gerçekleştirilen müteakip çöl işgalleri, bu yerli toplulukların neredeyse yok olmasına yol açtı. Bu tarihî gelişmeler, bakış açısı noktasında araştırmacılar arasında anlaşmazlığa yol açtı. “Tehuelçe” adı, araştırmacılar tarafından Patagonya ve Pampas bölgesinden bir grup Kızılderili halkını sınıflandırmak için geniş anlamda kullanıldı. Çeşitli uzmanlar, misyonerler ve seyyahlar, birbirleriyle alakası olmayan ve coğrafî dağılımları geniş olmasına rağmen kültürel özelliklerinin benzerliği, coğrafî yakınlıkları ve dillerini dikkate alarak gruplandırmaya yönelik önerilerde bulunmuşlardır. (1227)

Portekizli denizci ve kaptan Fernão de Magalhães (1480 – 1521)’in 1520’deki gezisinden İtalyan tarihçi Antonio Pigafetta (1492 – 1531)San Julian Körfezi’nde karşılaştığı yerli halktan “Patagoni” olarak sözetmiştir. (1228) İspanyol tarihçi Gonzalo Fernández de Oviedo y Valdés (1478 – 1557), kaleme aldığı “Historia General y Natural de las Indias” (Kızılderililer’in Genel ve Doğal Tarihi) adlı kitabında, “Biz İspanyollar onlara büyük ayakları için Patagones deriz” diye yazmıştır. (1229) Bir diğer İspanyol tarihçi Francisco López de Gómara (1511 – 66) da aynı şeyleri kaleme almıştır. (1230) Bu hesaplara göre, İspanyollar’ın Tehuelçe halkına atıfta bulunmak için kullandıkları ilk isim “Patagones” idi. Bununla birlikte bazı araştırmacılar, doğrulanabilir temeller olmaksızın, Magalhães (Macellan)’ın 1512 yılında kaleme aldığı “Primaleón” adlı romanında geçen Pathogan isimli köpek başlı canavardan ilham almış olabileceğini düşünüyorlar. (1231) Mapuçe dilinde “çe” sözcüğü “insanlar” veya “halk” demektir. (1232) En yaygın görüşe göre “Tehuelçe” kelimesi, “cesur insanlar”“engebeli insanlar” veya “çorak toprak insanları” anlamına gelen ve bir Mapuçe terimi olan “çewel çe”den gelir. (1233)

Geniş kapsamlı “Tehuelçe” terimi altında tanınan farklı etnik gruplar farklı dilleri konuşuyordu. Pampa ve Patagonya kökenli diller “Çonan dilleri” ve “Het dilleri” olmak üzere iki gruba ayrılır. (1234) Mevcut bilgiler, Tehuelçe kompleksindeki altı dil arasında ayrım yapıyor: Çon grubu (TeuşenAoenek’enkSelknam ve Hauş), Gününa küne ve Querandí dili. (1235)

Tehuelçeler’in kendilerine ait dîni vardı: Tehuelçe Dîni. Tehuelçe halkı, dünyayı yaratan ama ona müdahale etmeyen bir Yüce Tanrı ile birlikte çeşitli dünya rûhlarına inanıyordu. Tanrı’nın adı Kóox’tur. (1236)

Tehuelçe inancında “dünyalar”, üst üste binmiş dört katmandan oluşan bir sistem olarak görülüyor: Göksel gökyüzü, atmosferik gökyüzü, dünya ve yeraltı alanı. Bu dünyalar hiyerarşik olarak belli bir sıraya göre dizilirler. (1237)

Tehuelçe inancına göre, “yaratılış” dört çağa ayrılır:

İlk çağda, derin bir denizin ya da kalın ve nemli bir karanlığın kaosuydu. İkinci çağda Yüce Tanrı Kóox dünyayı yarattı. Dünyayı canlılarla (insanlar, hayvanlar, bitkiler) doldurdu. Üçüncü çağda genç ve yardımcı Tanrı El-lal yeryüzünü ve âhireti şekillendirdi, insanlara itikadî, ahlakî, sosyal ve teknolojik bilgiler kazandırdı. İnsanlara ok ve yay kullanmayı öğretti. Böylece efsanevî çağlar sona erdi. Sonra dördüncü ve şimdiki çağ geldi. (1238)

İlk kadın ve ilk erkeğin cinsel organları çamurdan yaratıldı ve Tanrı onlara hayat nefesini üfledi. (1239)

     ■ TİWANAKU İNANCINA GÖRE İLK İNSANLAR

Bolivya’dayız…

Bolivya, adını büyük özgürlük savaşçısı ve bu ülkenin ilk devlet başkanı olan Simón José Antonio de la Santísima Trinidad Bolivar y Ponte Palacios y Blanco (1783 – 1830)’nun adından alır. (1240)

Bugünkü Bolivya topraklarında pre-Inka (İnka-öncesi) dönemde kurulmuş uygarlıklardan biri, Tiwanaku Uygarlığı (M. Ö. 1500 – M. S. 1200)’ydı. Tam 2700 yıl yaşayan Tiwanaku kültürü, Güney Amerika’daki en uzun ömürlü kültürlerden biri olarak kabul edilir. M. S. 1200’lerde Tiwanaku şehri, Altiplano Platosu olarak adlandırılan bölgeyi içeren bir And devletinin başkentiydi. Bolivya’nın batısındaki La Paz bölgesinde, Titikaka Gölü’nün 15 km güneydoğusunda bulunan bu şehir, Titikaka Gölü çevresinde İnka-öncesi kültürün dînî ve yönetimsel merkeziydi. (1241)

İnkaöncesi bir arkeolojik sit alanı olan Tiwanaku, yüzey kalıntıları şu anda yaklaşık 4 km²’lik bir alanı kaplıyor ve süslü seramikler, anıtsal yapılar ve megalitik blokları içeriyor. Eski şehrin sadece bir kısmı ortaya çıkarıldı ve arkeologlar tarafından incelenmeye devam ediliyor. Sitenin nüfûsu muhtemelen M. S. 800 civarında 10.000 ilâ 20.000 arasında kişi ile zirveye ulaşmıştı. (1242)

Başkentin inşaat özellikleri benzersiz ve görkemlidir. Planlı mimarlar, tekil bir basit çizimle cömert tapınaklar tasarladılar, mühendisler duvarların eğimlerini hesapladılar ve mükemmel bir şehir planlama tekniği ile yağmur suyunu ve kanalizasyonu ortadan kaldırmak için yüzey ve yeraltı kanal ağları oluşturdular. Taş ustaları muhteşem değere sahip taşları kestiler. Metalürji uzmanları anıtların kapılarını güneşte parıldayan altın metallerle kaplamayı başaran ikonografik kısmalar için plakalar yaptılar. Bilgeler tapınakları astronomik olarak şaşırtıcı bir hassasiyetle yönlendirdiler. Kalabalık insan topluluğu ise taşları uzaktaki ocaklarında kesip şehre taşıdılar. (1243)

Titikaka Gölü’nde bir limanı vardı. AstronomiMatematik ve Coğrafya bilgisine sahip idiler. Bu onların doğanın güçlerini kontrol etmelerine ve gizemlerini daha iyi açıklamalarına imkân tanıdı. Birçok saraylar, tapınaklar, kaleler hatta piramitler inşâ ettiler. (1244)

Bu kültürün özelliği, o zamanlar Amerika’nın diğer kültürlerine göre ona büyük bir teknolojik ve askerî avantaj sağlayan bronzun bilinmesidir. Bunun kanıtı, yapılarında, aletlerinde ve silahlarında bronz sendikaların bulunmasıdır. Tiwanaku mimarisi (özellikle Pumapunku stili) benzersiz özelliklere sahiptir. Bu özelliklerin birçoğu, bugün bildiğimiz kadarıyla, And Dağları’nın mimarî tarihinde veya dünyanın herhangi bir yerinde bilinen hiçbir öncülü olmayan olağanüstü buluşlardır. (1245)

Tiwanaku ekonomisi tarım, hayvancılık ve zanaatkârlık faaliyetlerine dayanıyordu. Andlar arası vadilere ve punalara ek olarak, deniz ve nehir yungalarında tarımsal yerleşim bölgeleri vardı. Zenginlik birikimi sığırların sayısı ile ölçülüyordu. Tiwanaku seçkinleri yünlerinden yüksek kaliteli tekstiller yapmak için büyük deve sürülerini yönetiyorlardı. Çok renkli duvar halıları, seçkinlerin prestijinin ve gücünün bir göstergesiydi. Ayrıca büyük sürüleri yönetirlerken, sıcak bölgelerden Tiwanaku’nun hacc merkezine giden koka yaprağı ve mısırın ticarî nakliyesini de yönetiyorlardı. (1246)

Nüfûsun çoğu mütevazi evlerde yaşıyordu. Hayvancılıkta lama ve alpaka beslediler. Tarımda patates, kinoa, mısır, manyok, olluco, baklagiller, koka, manyok ve çeşitli meyveler yetiştirdiler. Patatesleri ve etleri korumak ve taze tutmak için özel bir teknoloji geliştirmişlerdi. (1247)

Tiwanaku teokratik bir devletti, dînî kurallara göre yönetiliyordu. Güç rahiplerin elindeydi ve ibadet alanlarında olduğu gibi siyasî alanda de nüfûsun ve nüfûz sahasının kontrolünü ellerinde tutuyorlardı. Konuştukları dilin adı Uro’ydu. (1248)

Tiwanaku dînî inançları hakkında bilinenler, arkeolojik yorumlara ve İnkalar’a ardından da İspanyollar’a aktarılmış olabilecek bazı mitlere dayanmaktadır. Birçok Tanrı’ya tapmış gibi görünüyorlar. Baş Tanrı’nın adı Wirakoça (veya Bákulo) idi. (1249)

Tiwanaku’nun yerli Kızılderili halklar tarafından kutsal şehir ve hacc merkezi sayılmasının nedeni, And Dağları dünyasındaki “Yaratılış” (Tekvin; Genesis) hikâyesinde Tiwanaku’nun rolüdür. Aymara efsaneleri, Tiwanaku şehrini evrenin merkezine yerleştirir. Dünyanın da değil, evrenin! Bu muhtemelen coğrafî konumunun öneminden kaynaklanmaktadır. Tiwanaku doğal çevrelerinin oldukça farkındaydı ve manzaralarını ve astroloji anlayışlarını mimarî planlarında bir referans noktası olarak kullandılar. Tiwanaku’daki en önemli yerler dağlar ve Titikaka Gölü’dür. (1250) Gölün manevî değeri, konumuyla birlikte, Tiwanaku bölgesine daha fazla dînî ehemmiyet atfedilmesine neden oldu. Tiwanaku inancına ve dünya görüşüne göre, Titikaka Gölü onların kozmik inançlarının manevî doğum yeridir. (1251)

Eski And kültürlerinde dağlara hürmet gösterilirdi ve hatta kutsal kabul edilirdi. (1252) Tiwanaku bölgesi, bilinen herhangi bir And uygarlığının en yüksek noktasındadır ve iki kutsal dağ arasındaki vadide yer alır; Pukara ve Çuqi Qawa. And Dağları’nda bulunan tapınaklar, Tanrılar’a ve rûhlara şükran ve onurun sunulduğu tören yerleridir. (1253)

Tiwanaku inancındaki “yaratılış” hikâyesi, “Wirakoça Paçyaçaçiç” (Her Şeyin Yaratıcısı Wirakoça) adlı efsanede anlatılır. Efsanenin en ilginç ve bizler açısından en dikkat çekici yönü, içinde “Tufan” hadisesinin bulunmasıdır. Ayrıca bizdeki Annunakiler gibi devlerden de bahsediliyor.

Tiwanaku inancında “dünyanın ve ilk insanların yaratılışı” şu şekildedir:

Tanrı Wirakoça, Titikaka Gölü’nden doğdu ve bu dünyayı önce bir cehennem, sonra bir tufanla yok etti. Wirakoça göğe yükselirken, Tiwanaku’da “gündüz ve gece” oluşmaya başladı ve “güneşin yörüngesine girmesi” emredildi. Wirakoça Tiwanaku’ya gitti ve orada devleri, insanları, hayvanları ve diğer her şeyi yarattı. Yaratılış zamanının mistik manzarası boyunca dağılmış mağaraların, nehirlerin ve kaynakların sakinlerini ve devlerini çağırdıktan sonra, bazı devleri küfürlü davranışları için öfkeden taşa çevirdi. Dolayısıyla ilk günah, Yaradan’a yetersiz bağlılıktı. Wirakoça ile Tiwanaku’da kalan iki kurtulan, Yaratıcı adına yeni bir insan ırkını yaratmak için gönderildi. (1254)

İnkalar, Tiwanaku’nun yêkpare heykellerinin, ilk insanları yaratmak için Yaratıcı Tanrı Wirakoça’ya model olarak hizmet ettiğine inanıyordu. (1255)

Gördüğünüz gibi, nasıl ki Müslümanlar’ın, Hristiyanlar’ın, Yahudîler’in, Zerdüştîler’in, Hindular’ın, Budistler’in, Şintoistler’in, “devekuşu yumurtası”ndan çıkan evrensel civcivlerin, meydanı boş bulduğu için evreni de durmadan genişleten şovmenlerin, Ay’da Arapça sözler işiten, koyunların ve ineklerin üzerinde, meyve ve sebzelerin içinde Arapça isim arayan çomarların inançlarına göre nasıl ki Tanrı ilk önce Kudüs’ü, Mekke’yi, Hindistan’ı, Japonya adalarını yaratıyor, onların inançlarına göre nasıl ki kıble orasıdır, onların Tanrı’sı nasıl ki onlarla Arapça, İbranice, Hintçe, Japonca konuşuyor ve âhirette de herkesle bu dilde konuşacak, Tiwanakular’ın dînine göre de Tanrı ilk önce Bolivya’daki Tiwanaku beldesini yaratıyor, kıble Titikaka Gölü’dür, Tanrı insanlarla Uro diliyle konuşur ve âhirette de herkesle bu dilde konuşacak.

Bu niye mi böyle?

(i)Çün ki, onların dîni o coğrafyada doğdu, bunların dîni de bu coğrafyada.

Bu sorunun başka bir mantıklı cevabı var mı? Olabilir mi?

     ■ TAWANTİNSUYU (İNKA) İNANCINA GÖRE İLK İNSANLAR

Peru’dayız…

Peru, adını bugünkü Ekvador topraklarında akan bir ırmaktan alır. Bu nehrin İnka dilindeki adı Pirú idi. (1256)

Bugünkü PeruŞiliArjantinBolivyaEkvador ve Kolombiya topraklarını kapsayacak şekilde kurulan, And Dağları boyunca uzanan ve batı sınırı Büyük Okyanus (Pasifik) sahili olan Tawantinsuyu ya da bilinen adıyla İnka İmparatorluğu (1438 – 1533), beyaz işgal öncesi Amerika kıtasında kurulmuş en büyük imparatorluktur. Batıda Pasifik Okyanusu ile doğuda Amazon Yağmur Ormanları arasında, güneyde Maule Nehri (Şili)’nden kuzeyde Ancasmayo Nehri (Kolombiya)’ne kadar yaklaşık 2, 5 milyon km²’lik devâsâ bir coğrafyaya hükmediyordu. Kızılderililer’in kurduğu bu imparatorluk, Avrasya’daki çeşitli imparatorluklarla kıyaslanabilir bir büyüklüğe ulaşmıştı. (1257)

İmparatorluğun idarî, siyasî ve askerî başkenti, bugünkü Peru’da bulunan Cusco şehriydi. Resmî dili bir Kızılderili dili olan Quechua diliydi. (1258) Ancak sayısız başka dil konuşuldu ve 200’den fazla etnik topluluk vardı. (1259)

İnkalar, imparatorluğun kapsadığı topraklara, yani ülkelerine Tawantinsuyu diyorlardı. Quechua dilinde “4 (dört)” rakamının ismi “tawa”dır; “-ntin” ise bir grubu veya birlikteliği belirten sonektir. “Suyu”, muhtemelen “bölge” veya “vilayet” anlamındadır. Bu durumda ülkenin ismi olan “Tawantinsuyu”, anlam olarak “Dört Bölge Birarada” yahut “Dört Parçalı İmparatorluk” demektir. (1260)

Bu dört “suyu” şunlardı: Çinçaysuyu (kuzey), Antisuyu (doğu; Amazon Ormanları), Qullasuyu (güney) ve Kuntisuyu (batı; Pasifik Okyanusu). Tawantinsuyu adı, bu nedenle, bir iller (veya eyaletler) birliğini belirten tanımlayıcı bir terimdi. (1261)

“İnka” terimi, Kızılderili Quechua dilinde “Hükümdar” veya “Efendi” anlamına gelir ve “Sapa İnka” (Ülkenin Efendi Hükümdarı) sıfatı aslında sadece yönetici sınıf veya aileyi belirtmek için kullanılmıştır. (1262) İnkalar (yönetici sınıf), imparatorluğun toplam nüfûsunun çok küçük bir yüzdesini oluşturuyordu. Muhtemelen sadece 15.000 ilâ 40.000 kişi arasındaydı, ancak yaklaşık 10 milyonluk bir nüfûsa hükmettiler. (1263) İspanyollar terimi (İspanyolca’da Inca şeklinde) yalnızca yönetici sınıf için değil, imparatorluğun tüm tebaası için geçerli olan etnik bir terim olarak benimsediler. Bu nedenle, “Imperio Inca” (İnka İmparatorluğu) olarak adlandırdılar. Onlar yüzünden bütün dünya da bu şekilde, “İnka İmparatorluğu” şeklinde tanımlıyor.

Fakat aslında bu çok yanlış bir kullanımdır. Ülkenin ve devletin adı İnka değil, Tawantinsuyu’dur. İnka, sadece bu devleti yöneten egemen sınıfın adı veya sıfatıdır. Dolayısıyla Tawantinsuyu İmparatorluğu’nu “İnka İmpratorluğu” olarak adlandırmak, tıpkı örneğin Mısır Uygarlığı’nı “Firavun Uygarlığı” şeklinde ya da Pers İmparatorluğu’nu “Şâh İmparatorluğu” biçiminde veyahut Osmanlı İmparatorluğu’nu “Padişâh İmparatorluğu” olarak isimlendirmek gibi yanlış bir kullanımdır.

İnkalar, kralları Sapa İnka’yı “Güneş’in Oğlu” olarak görüyorlardı. (1264) İnka liderliği, İnti’nin (Güneş Tanrısı) Güneş ibadetini teşvik etti ve egemenliğini Paçamama gibi diğer kültlerin üzerine empoze etti. (1265)

Tawantinsuyu (İnka) Uygarlığı, 13. yy’ın başlarında Peru yaylalarından doğdu. Son kalesi 1572’de İspanyol işgalciler tarafından ele geçirilince yıkıldı. 1438’den 1533’e kadar İnkalar, diğer yöntemlerin yanısıra fetih ve barışçıl asimilasyon kullanarak And Dağları merkezli Güneybatı Amerika’nın büyük bir bölümünü birleştirdi. Bu imparatorluğun benzerine az rastlanır bir özelliği, özgün bir devletçi örgütlenmeyle, kendisini oluşturan halkların sosyokültürel çeşitliliğini tek bir çatı altında birleştirebilmiş olmasıydı. Tawantinsuyu (İnka) İmparatorluğu böylece toprakları üzerinde sayıları 700’ü aşan değişik dillerde konuşan birçok farklı halkı ya da etnik topluluğu biraraya getirebilmişti. Anıtsal mimarisi, özellikle taş işçiliği, imparatorluğun her köşesine ulaşan geniş yol ağı, ince dokunmuş dokumalar, kayıt tutma ve iletişim için düğümlü iplerin (quipu) kullanımı, zor koşullarda tarımsal yenilikler, çevre organizasyonu olağanüstüydü. İnkalar tekerlek, yük hayvanları, demir veya çelik bilgisi ve hatta bir yazı sistemi kullanmadan, insanlık tarihinin en büyük emperyal devletlerinden birini inşâ edebildiler. (1266)

Tawantinsuyu (İnka) İmparatorluğu büyük ölçüde parasız ve piyasasız işliyordu. Bunun yerine mal ve hizmet alışverişi, bireyler arasındaki ve bireyler, gruplar ve İnka hükümdarları arasındaki karşılıklılığa dayanıyordu. Vergiler, bir kişinin imparatorluğa karşı çalışma yükümlülüğünden oluşuyordu. Teorik olarak tüm üretim araçlarına sahip olan İnka hükümdarları, toprak ve mallara erişim sağlayarak ve tebaaları için kutlama şölenlerinde yiyecek ve içecek sağlayarak karşılık verdiler. (1267) Bazı tarihçiler ve araştırmacılar bu sisteme bir tür “Erken Sosyalizm” olarak atıfta bulunurken, diğerleri onu “Feodalizm”, bazıları da “Memnun Kölelik” olarak nitelendirmektedirler. (1268)

Tawantinsuyu (İnka)  İmparatorluğu’nda hiyerarşi And topluluklarının geleneksel örgütlenmesini esas alırdı. İmparator hem tüm imparatorluğun hükümdarı, hem de kendi oymağının başıdır. İmparatorluğun temelindeki örgütlenme paylaşmayı, ortaklaşa yaşamayı esas alan bir örgütlenmeydi. Yeni bir fetihte bulunan imparator, çoğu zaman, fethedilen topraklardaki halkların asimilasyonunda o halkın geleneksel örgütlenmesini altüst etmemeye özen gösterir, geleneksel otoritelere müsaade eder ve onlara kendilerini birçok konuda bilgilendirmekle görevli “İnka öğretmenleri”ni emanet ederdi. “İnka öğretmenleri” denilen bu topluluklar, fethedilen topraklardaki halkların İnka İmparatorluğu’na uyum sağlamaları için onları imparatorluğun yasaları hakkında bilgilendirir ve onlara resmî dîni öğretirlerdi. Bu yerel otoriteler, tamamı İnka oymağının bireyleri olan hiyerarşik üstlerine bağlıydılar ve onlara hesap verirlerdi. Genel olarak üç sınıf vardı: Köylülerden ve zanaatkârlardan oluşan emekçi sınıf, yerel yönetim üyelerinden oluşan sınıf ve tepedeki, İnka soyundan gelme, merkezî yönetimin yönetici sınıfı. Bu yönetici sınıf, üyeleri imparatorluğun dînî, askerî ve idarî makamlarında bulunan doğal bir oymak olarak örgütlenmişti. (1269)

Tawantinsuyu (İnka) İmparatorluğu’nun ekonomik temeli tarımdı. İnkalar’ın suyu ilgilendiren birçok alanda bir hayli ileri olduklarını söylemek yanlış olmaz. Son derece karmaşık su kanalları sistemleri geliştirmişlerdi ki, bunun mükemmel bir örneği günümüzde Ollantaytambo’da bulunmaktadır. Ayrıca bölgenin çöl görünümlü kıyı kesimlerindeki Nazca ve Moçe gibi eski kültürlerden miras aldıkları çok iyi bir sulama sistemine sahiptiler. Topraklarının büyük bir kısmında ürün almaya ve tüm tarımsal etkinliklere yardımcı olan, su kemerleri, kilometrelerce uzunlukta farklı düzeylerde (kat kat) kanallar ve tarım terasları (andenler) inşâ ettiler. Ekinlerinin büyük bir kısmı günümüzde bile mevcut olup, sözkonusu bölgelerde tarımla uğraşanlar ve köylülerce sürdürülmektedir. Bunların en ünlüleri Arequipa yakınlarındaki Kutsal Vadi’de görülebilir. (1270)

Ayrıca İnkalar’ın gerçek bir tarım laboratuarına sahip oldukları anlaşılmıştır. Moray Laboratuarı adıyla belirtilen bu yer, İnkalar’ın Kutsal Vadi’sindeki bir tür tarım araştırma merkezidir. Çeşitli yüksekliklerdeki teraslardan ve su kanallarından oluşan Moray Laboratuarı, bilim insanlarına göre, kültür deneylerinin yapıldığı bir tarımsal araştırma merkeziydi. Burada yapılan deneyler arasında, çeşitli tarım ürünlerinin değişik sıcaklık, yükseklik ve sulama şartlarında, yani farklı iklim koşullarında nasıl sonuçlar vereceğini gösteren testler, çaprazlamalar ve kaliteyi artırmak üzere bazı türlerin ıslah deneyleri sayılabilir. (1271)

Tarım esas olarak bir “dağ tarımı”ydı. Peru’da patates ve diğer bazı yumrular temel besin maddeleriydiler. Bu bitkiler çok hassas olduklarından tarımın bir garantisi yoktu. Verimin düşük olacağı zor yıllarda gereksinimlerin karşılanabilmesi için yiyecekleri bozulmadan saklama teknikleri geliştirilmişti. Ekimi kolay olduğundan sirkengiller familyasından kinoa ekilirdi. Bu bitki yüksek irtifalı arazilerde (4000 m yükseklikte bile) yetişebiliyordu. (1272)

Bir diğer yaygın tarım ürünü mısırdı. Çok iyi değerlendirilmesine karşın özel koşullar bu ürünün ekimini sınırlamaktaydı. Mısır genellikle Tanrılar’a sunularda kullanılır ve bayram günleri için saklanırdı. Mısır ekimini geliştirmek üzere inşâ ettikleri ünlü tarım teraslarından bazıları günümüze kadar bozulmadan gelebilmişlerdir. Bölgede ekilen diğer tarım ürünleri arasında domates, yerfıstığı, havuç, biber, ananas, kakao ve tüm törenlerde kullanıldığından İnkalar için önem taşıyan koka sayılabilir. Hayvancılıkta başrolde etinden ve yününden yararlandıkları lama ve alpaga bulunur.  (1273)

İnkalar Tıp’ta birçok keşif yaptı. Kafa yaralarının neden olduğu sıvı birikimini ve iltihabı hafifletmek için kafatasında delikler açarak başarılı bir kafatası ameliyatı gerçekleştirdiler. İnka cerrahları tarafından yapılan birçok kafatası ameliyatı başarılı oldu. Hayatta kalma oranları, İnka zamanlarından önceki % 30’a kıyasla % 80 – 90’dı. (1274)

Mimarî motifleri yansıtan dokumalar ile İnka sanatlarının en önemlisi mimariydi. En dikkate değer örnek, İnka mühendisleri tarafından inşâ edilen dünyaca meşhur ve bugün dünyada insanların turistik amaçlı en çok ziyaret etmeyi hayâl ettikleri Machu Picchu’dur. Başlıca İnka yapıları, birbirine o kadar iyi oturan taş bloklardan yapılmıştır ki, taş işçiliğine bir bıçak sığdırılamaz. Bu yapılar, onları sürdürmek için harç kullanılmadan yüzyıllardır hayatta kaldı. (1275)

İnkalar’ın, bilimlerde Matematik ve Astronomi gibi bazı alanlarda ileri bilgilere sahip oldukları anlaşılmaktadır. İnkalar’da matematik on tabanlı olmayıp, 4 x 10 (40 tabanlı) sistemi üzerine kurulmuştu. Gündönümü ve ekinoksları hesaplayabiliyorlardı, hem Ay takvimlerinin hem de Güneş takvimlerinin olması tarım çevrimlerini saptayabilmelerine olanak sağlıyordu. (1276)

Tawantinsuyu (İnka) devletinin ayrı bir yargısı veya kodlanmış yasaları yoktu. Davranışları töreler, beklentiler ve geleneksel yerel güç sahipleri yönetiyordu. Devletin yasal gücü vardı, örneğin “tokoyrikoq” (her şeyi görenler) veya müfettişler gibi. Tawantinsuyu (İnka) toplumunun davranışlarını yöneten üç ahlakî kural vardı:

1 – Ama sua: Çalmayın

2 – Ama llulla: Yalan söylemeyin

3 – Ama quella: Tembel olmayın (1277)

Tawantinsuyu (İnka) Uygarlığı’nın dînî inancına gelince…

Tawantinsuyu (İnka) Dîni çoktanrılı ve animist bir inanç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bünyesinde Güneş kültü, Huaca’lar kültü, kehanet ve kurban gibi öğeleri barındırıyor. Tawantinsuyu’ya olan inanç, yaşamının, çalışmalarının, şenliklerinin ve ibadetlerinin her alanında kendini gösterdi. Tawantinsuyu (İnka) Dîni, Tawantinsuyu (İnka) öncesi zamanlardan Tawantinsuyu (İnka) İmparatorluğu’na kadar gelişen itikadî sistemle ilgili bir grup inançlar ve ayinler akaidi idi. (1278)

Çoktanrılı bir dîn olan Tawantinsuyu Dîni’nde Baş Tanrı’nın adı, tıpkı biraz önce anlattığımız Bolivya’daki Tiwanaku Dîni’ndeki gibi Wirakoça (veya Paçakamak) idi. Aynı Tanrı’ya imân ediyorlar, aynı inançları paylaşıyorlardı. (1279)

Tawantinsuyu Dîni’nde başlıca Tanrılar şunlardır:

    ● Wirakoça: Baş Tanrı ve dünyanın, dünyadaki her şeyin ve insanların yaratıcısıdır. (1280) Üstün olma niteliğini vurgulamak için tam adı, “Apu Qun Tiqsi Wirakoça”, yani “Dünyanın Efendisi Olan İhtişam Sahibi Yüce Rabb.” (1281)

    ● İnti: Güneş Tanrısı. Ateş benzeri ışınların geldiği ve ortasında bir yüzün olduğu altın bir disk olarak biliniyordu. (1282) İnkalar, ekinlerini koruyarak ve büyümesine yardımcı olarak Güneş’in tarım için kilit bir unsur olduğuna inanıyordu. (1283) İnti’ye adanan tapınak, İnka halkı için en önemli tapınaklardan biri olan Coricança (anlamı Altın Muhafazâ) idi. (1284) Coricança’nın içinde minyatür bir mısır tarlası vardı ve mısır altından yapılmıştı. (1285)

    ● İllapa (İnti-İllapa): Bu Tanrı’nın adı “Gökgürültüsü” anlamına gelir ve hava, yağmur ve şimşek gibi doğa olaylarını kontrol eder. (1286) İnkalar bu Tanrı’ya büyük anlam atfediyorlardı çünkü İllapa hava durumunu ve ekinlerinin büyümesini kontrol ediyordu. (1287)

    ● Mama Quilla (Kilya Mama): Ay Tanrısı. İsmi Quechua dilinde “Ay Anne” anlamına gelir. Dişi bir Tanrı’ydı. (1288) Güneş Tanrısı İnti’nin karısıydı ve aynı zamanda takvimleri de kontrol ediyordu. Mama Quilla’ya tapan tüm tapınaklar kadın dîn öncüleri (rahibeler) tarafından yönetiliyordu. (1289)

    ● Paça Mama: Bu Tanrıça’nın adı “Toprak Ana” anlamına gelir ve İnka toplumu arasında dişi olarak bilinir. Baş Tanrı Wirakoça’nın karısıdır. İnkalar, O’nu tarlalarının koruyucusu ve ekinlerinin büyümesine yardımcı olan bir Bereket Tanrısı olarak görürdü. (1290)

    ● Mama Koça: Bu Tanrıça’nın ismi Quechua dilinde “Göllerin Annesi” demektir ve yaygın olarak dişi bilinir. Bu Tanrıça’nın görevi, dünyayı güçlü tutmak ve su kaynakları sağlamaktır. Coşkun suları sakinleştirmek ve iyi balık tutmak için tapılırdı. (1291)

Bunlar haricinde diğer Tanrılar arasında şunlar anılabilir: Apu İllapu (Yağmur Tanrısı), Ayar Kaçi (Deprem Tanrısı), Kuyçi (Gökkuşağı ve Doğurganlık Tanrısı), Mama Okklo (Hikmet Tanrısı; insanları uygarlaştırdı, kadınlara kumaş dokumayı ve ev inşâ etmeyi öğretti), Manco Kápak (Cesaret Tanrısı; İnkalar’ın ilk kralı olmak için dünyaya gönderildi; insanlara bitki yetiştirmeyi, silah yapmayı, birlikte çalışmayı, kaynakları paylaşmayı ve Tanrılar’a ibadet etmeyi öğretti), Quça Mama (Deniz Tanrıçası), Saça Mama (Anne Ağaç), Yaku Mama (Anne Su;  dünyaya geldiğinde büyük bir ırmağa dönüştü). (1292)

Tawantinsuyu (İnka) Dîni’nde Tanrılar’ın sayısı muazzamdı. Bu Tanrılar Cennet’te ve Dünya’da yaşayabilirdi. Yaygın inanışa göre antropomorfik Tanrılar insanlara benzer davranışlar sergileyebilir, duygu ve düşünce sahibi olabilirler. Kendi aralarında eşleri, çocukları ve kavgaları olabilir, ayrıca bir dâvâda bir insan grubunun tarafını tutabilirler. Tanrılar’ın ölümsüz olduğu bilinse de Tunupa gibi ölümlü Tanrılar da vardı. (1293)

İnkalar reenkarnasyona inanıyordu. (1294) Ölümden sonra öbür dünyaya geçiş zorluklarla doluydu. Ölülerin rûhu “kamaqen”in uzun bir yol izlemesi gerekecekti ve yolculuk sırasında karanlıkta görebilen siyah bir köpeğin yardımına ihtiyaç duyuldu. Çoğu İnka, öbür dünyayı çiçeklerle kaplı tarlaları ve karla kaplı dağları olan dünyevî bir cennet gibi hayâl etti. Bu yüzden İnkalar için yanma sonucu ölmemeleri veya merhumun cesedinin yakılmaması önemliydi. Yanma, yaşam güçlerinin kaybolmasına neden olacak ve öbür dünyaya geçişlerini tehdit edecekti. (1295) “Kamaqen” kelimesi, dünyada var olduğu zaman her şeye hayat veren hayatî gücü tanımlıyordu. Tawantinsuyu (İnka) inancına göre, canlı (insanlar, hayvanlar, bitkiler) ve cansız (tepeler, taşlar, lagünler, …) tüm varlıklar, “kamaqen”e sahiptiler. (1296)

Tawantinsuyu (İnka) inancına göre, Tanrı (Wirakoça) tarafından yaratılmış “üç dünya” vardı. Bu dünyalar şunlardı:

    ● Hanan Paça (Üst Dünya): Göksel Dünya idi ve Tanrılar orada yaşardı. Bu dünyadan ise öldükten sonra yalnızca imân eden ve salih âmeller işleyen insanlar saçtan yapılmış bir köprüyü geçerek oraya gidebilirdi. (Kutsal kitap nedir bilmeyen, peygamberlik diye bir kültle tanışmamış, Amerika dışındaki kıtalarla ve insanlarıyla henüz hiç tanışmamış İnkalar’ın “semavî dînler” MusevîlikZerdüştîlikHristiyanlık ve İslam’dakiyle tıpatıp aynı inançları üretmiş olmaları, insanı hakikaten hayretlere düçar etmektedir. – İ. S.)

    ● Kay Paça (Orta Dünya): Bizim yaşadığımız Yeryüzü Dünyası. İnsanların, hayvanların ve bitkilerin yaşamını sürdürdüğü dünya.

    ● Uxu Paça (Alt Dünya): Ölülerin Dünyası. Ölülerin ve henüz doğmamış çocukların bulunduğu dünya. (1297)

İnkalar, halkların (etnik gruplar), bitkilerin ve hayvanların kökenini mitleriyle açıkladılar. Yaygın inanışa göre, geldikleri yere “pakarina” deniyordu. Bu “pakarina”lar tepeler, lagünler, volkanlar, mağaralar ve hatta eski ağaçların oyukları olabilir. (1298)

İnkalar döngüsel bir zamana inanırlardı, kronikler döngüleri çağlara ayırır. “Huarochirí” efsanesi zamanı 4 çağa böler ve bunlar aşağıdaki gibidir:

    ● Yanañamca Tutañamca

    ● Huallallo Carhuincho

    ● Pariacaca

    ● Cuniraya Wuiracocha (1299)  

Tawantinsuyu (İnka) inancına göre “insanın yaratılışı” şu şekildedir:

Tanrı, ilk insanı Peru’daki Titikaka Gölü’nde yaratmıştır ve dünyadaki hayat Peru’da, Titikaka Gölü kıyısında başlamıştır (aklıma Kudüs ve Mekke gelince beni bir gülme tuttu). İnkalar’ın köken hikâyelerinin çoğu, Titikaka Gölü’nde başlar. (1300)  

İnsanların bu boyutta iyi çalışıp çalışmayacağını görmek için Yaratıcı Tanrı Wirakoça önce devleri yarattı (yani insanları dev boyutta yarattı). Olmadıklarını anlayınca, onları kendi boyutunda (şimdiki boyutumuzda) yaptı. Bu insanlar kibirli ve açgözlüydü. Bu nedenle taşa ya da başka biçimlere dönüştüler, bazıları da taş ya da deniz tarafından yutuldu. Yaratıcı daha sonra insanları yeniden yaratmaya yardım edecek olan üç adam dışında, toprağı ve üzerindeki tüm yaşamı yok etmek için büyük bir Tufan çağırdı. Yaratıcı daha sonra iki hizmetkârla birlikte her ulustan insanları yarattı. (1301)  

And Dağları’ndaki pekçok topluluk köken olarak kutsal bir yerden, bir yıldızdan ya da bir hayvandan geldiklerine inanırlardı. İnkalar da Güneş’in çocukları olduklarına inanıyorlardı. İnka hükümdarlarının bu kökeni doğruladıkları görülmektedir. İmparatorluğun resmî kültü olarak Güneş kültü benimsenmişti.

Bugünkü Arjantin ve Uruguay bayraklarının üzerinde İnka Güneşi yer alıyor. (1302)  

     ■ KANYARA İNANCINA GÖRE İLK İNSANLAR

Ekvador’dayız…

Ekvador topraklarında, bugünkü Azuay ve Cañar (Kanyar) illerinin bulunduğu coğrafyada, bir zamanlar Kanyara olarak adlandırılan bir kavim yaşardı. Bu etnik topluluğa dair kanıtlar ChimborazoEl OroLoja ve Morona Santiago illerinde de bulunmuştur. Bugün toplam nüfûsları 150.000 kadardır. (1303)  

Kanyara Devleti’nin başkenti, bugünkü Ingapirca harabelerinin olduğu yerde kurulmuş olan Hatun Kanyar idi. “Hatun” kelimesi onların Kanyara dilinde “büyük” demek; yani başkentin ismi “Büyük Kanyar” anlamına geliyor. Başkantleri Hatun Kanyar olmasına karşılık en büyük şehirleri Şabalula idi. (1304)

Kanyara inancında “dünyadaki insan hayatının başlaması” ile ilgili iki farklı efsane vardır. Birinci efsanede başrolde bir papağan, ikinci efsanede ise başrolde bir yılan vardır.

Kanyaralar’ın birinci “köken inancı”nda, ilginç bir biçimde, Tevrat ve Kur’ân’da anlatılan Tufan hadisesine benzer bir “hayatın başlangıcı” hikâyesi vardır. İnanca göre, yüksek bir dağın tepesine tünemiş iki kardeş dışında herkesin öldüğü büyük bir tufan yaşanır:

Kanyaribamba ülkesi çok nüfusluydu, ancak tufanda tüm sakinleri boğuldu. Sadece iki erkek kardeş, Fasaynyan (Gözyaşı Yolu) olarak adlandırılan bir dağın tepesine çıkarak kurtuldular. Sel arttıkça bu tepe de suların üzerine çıktı. Selden kaçan ama diğer dağlara tırmanan eski sakinlerin hepsi öldü, çünkü sular diğer tüm dağları kapladı ve onları tamamen sular altında bıraktı. Tufandan sonra iki kardeş kulübelerine döndüler. Kulübenin kendiliğinden tamir edildiğini ve hazır yiyeceklerle dolu olduğunu gördüler. Her gün kulübeye döndüklerinde hazır yemek buluyorlardı. Bu sahne üç gün boyunca tekrarlandı ve ardından kendilerine yiyecek sağlayan gizemli varlığın kim olduğunu öğrenmek isteyen ikili, önceki günlerde olduğu gibi ikisi birden değil sadece birinin yiyecek aramaya çıkmasına ve birinin de kulübede saklanıp gözetlemesine karar verdiler. Anlaştıkları gibi planı uygulamaya koydular. Birdenbire mağaraya kadın (insan kadın) yüzlü iki papağan girdi. Kardeşler onları yakalamak istiyor ama papağanlar her seferinde kaçıyorlardı. Aynı şey birinci ve ikinci günlerde de oldu. Bu, kardeşlerden küçüğü olan Urcocari’nin küçük papağanı nihayet yakalamayı başarmasına dek sürdü. O’nu karısı olarak aldı ve dünyayı yeniden doldurdular. (1305)

Urcocari o papağanla evlendi ve Kanyara ulusunun ve dünyadaki tüm insanların ana/ataları olacak olan üç kız ve üç erkek doğurdular. (1306)

Efsane, ağabeyin kaderi hakkında hiçbir şey söylemez, ancak gizemli kuşlarla ilgili birkaç özelliğe atıfta bulunur.

Kanyaralar’ın ikinci “köken inancı”nda, Zhim Zham (Ayllón Lagünü) kutsal bir alandır, çünkü dînî geleneğe göre oradan bir yılan ortaya çıktı. Bu yılan oraya iki yumurta bıraktı. Bu yumurtalardan bir insan erkek ve bir insan kadın ortaya çıktı. Bu iki insan birleşip çoğaldı ve insan ırkının dünyadaki yaşamı başladı. Sonra yılan, çıktığı lagünün içinde öldü. (1307)

Şu var ki, Kanyaralar her ikisini de gerçek olarak kabul ettiler. Bu nedenle ana/ataları oldukları için papağanı ve yılanı kutsal hayvanlar olarak kabul ettiler ve büyük saygı gösterdiler. (1308)

Zaten bu ulusun etnik ismi olan “Kanyara” kelimesi de, onların kendi dilinde “yılan” anlamına gelen “kany” ve “papağan” anlamına gelen “ara” sözcüklerinin birleştirilmesinden oluşturulmuştur. (1309)

Guatemala’dayız…

– devam edecek –

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.