Bir Direniş Sembolü Olarak DİYARBAKIR İmam Hatip Okulu Biyografi

Yayınlama: 03.03.2022
245
A+
A-

Önce İmam Hatip Liselerinin kısa bir tarihçesini hatırlatmak isterim.

Osmanlı’nın son döneminde imam ve hatip yetiştirmek üzere “ıslâh-ı medâris” programı çerçevesinde Medresetü’l-eimme ve’l-hutabâ adıyla 1913 yılında bir okul açılmıştır.

1924 yılında kapatılan bu okul yerine İmam hatip mektepleri açılmıştır. 1930 yılında kapatılan mektepler yerine 1948 yılında İmam Hatip Yetiştirme Kursları adıyla Türkiye genelinde 10 tane kurs açılmıştır.

1951 yılına gelindiğinde Bakanlık kararnamesi ile 7 ilde birer İmam Hatip Okulu açılır. 1954-1955 öğretim yılı sonunda ilk mezunlarını verdikten sonra 3 yıllık lise kısmı da açılarak 4+3=7 yıllık bir ortaöğretim kurumu haline getirilmiştir.

1972 yılında da İmam Hatip Liseleri olarak düzenlenerek “öğretim sistemi içinde hem mesleğe hem yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan” bir öğretim kurumu olarak yerini almıştır.

Diyarbakır İmam Hatip Okulu da 1954 yılında mülkiyeti Devlet Demir Yolları’na ait olan bir binada eğitim-öğretime açılmıştır. 1965 yılında da inşa edilen yeni binasına taşınmıştır. O yıllarda okul, şehir dışında sayılıyordu. Bizim için okula gidip-gelmek çok zordu. Çileli bir öğrencilik hayatımız oldu.

Öğle arası tatilinde, mesafe uzak olduğu için çoğu zaman aç kalırdık. Veya varsa 50 krş paramızla bir parça ekmek, biraz üzüm veya başka bir aparat alırdık.

Okulu bitirmek dışında bir hedefimiz, hayalimiz pek yoktu. Çünkü meslek dışında sadece Yüksek İslam Enstitülerine (İlahiyat Fakülteleri) Üniversite Giriş Sınavlarını kazanmak ve mülakatta başarılı olmak kaydıyla girilebiliyordu.

Hangi amaçla kurulduklarını bilmediğimiz halde sadece dini hassasiyetin sonucu olarak ailelerimiz tarafından İmam Hatip Okuluna kaydedilmiştik.

Türkiye’nin birçok bölgesinde olduğu gibi İmam Hatip Okulu Diyarbakır’da da büyük bir ilgi görmüştür. İmam-Hatip okulları binalarının büyük kısmı halk tarafından yaptırılmıştır.

Daha çok muhafazakâr kesimlerin ilgi gösterdiği ve muhafazakâr siyasetçilerin de istismar ettikleri bu okullarda öğrenci ve öğretmen örgütlenmeleri de bu çerçevede gelişmiştir. Muhafazakâr partiler tarafından korunurken, Sol partilerin ve 28 Şubat süreci örneğinde olduğu gibi askeri ve milli güvenlik bildirilerinin hedefi olmuşlardır.

Devlet tarafından laikliğe aykırı olarak kurulan bu okullar, yine laiklik adına horlanmakta, aşağılanmakta ve cezalandırılmaktaydı. Mezunları üniversitelere ve devlet kurumlarına alınmamakta ve irtica yuvaları olarak çatışmanın aracı yapılmaktaydı.

Henüz Orta Okul düzeyinde öğrenciler iken kendimize yakın hissettiğimiz öğretmenlerimiz sürgün edilmeye başlandı. Müdür Yardımcısı Zülfikar Anık, öğretmenler Ahmet Güney, Mehmet Uşşak Cengiz ve Şabettin Samancı gönderilenler arasındaydı.

Olup-bitenlere karşı ilgimizi arttıran, gelişmeleri anlamayı zorunlu kılan esas olay böyle başlamıştı. Sınıf olarak etkilenmiştik ancak henüz ortaokul öğrencileriydik ve bir tavır sergilemek bizi aşıyordu. Sınıftaki duyarlılık sonraki yıllarda bir direnişin de habercisiydi.

Gerçekten farklı bir sınıftık.

Bazı arkadaşlarımız henüz ortaokul çağında siyasi içerikli kitaplar okuyordu. İsmail Beşikçi’nin “Doğu Anadolu Düzeni” el altından gizlice okunan kitaplar arasındaydı.

Ayrıca fikri ve kültürel düzeyi okul ortalamasının üzerinde olan öğrenciler de vardı. Bunların başında Eşref Okumuş geliyordu. Çok zeki, çalışkan ve kitap okumayı alışkanlık haline getirmiş birisiydi. Silvan doğumlu ve babası daha sonra İzmir vaizi olan Molla Ferit Efendiydi. Annesi de Babamın hocalarından Bingöl-Parxunguk’lu Seyda Molla Halit Efendinin kızıydı.

Yaşça benden büyük olduğu için Eşref’le sınıf dışında bir arkadaşlığımız olmadı ancak ailece yakındık ve babalarımız dosttu.

Konya’lı hocalarımızdan biri derste, Molla Mustafa Barzani için “komünist” dediğinde Eşref ayağa kalkıp çok akıllıca “Siz buraya öğrencilere ders vermek ve iyi bir eğitim almalarına yardımcı olmak için mi, siyaset yapmak için mi geldiniz?” diye çakışınca hoca hem geri adım atmıştı hem de çok korkmuştu.

Eşref, Ortaokuldan sonra ayrılıp Bursa’ya gitti, yıllar sonra da Avrupa’ya gidip oraya yerleşti.

Arkadaşımız Abdulhalim Öztürk sırf Erivan radyosundan Kürtçe müzik dinlediği gerekçesiyle sürgün edilmişti. Ağırbaşlı, olgun ve sevilen bir arkadaşımızdı.

Çanakkale’li ve son derece modern giyimli matematik öğretmenimiz Hatice Akman, bizim sınıfta “Salahattin-i Eyyubi Kürt’tür” dediği için hakkında soruşturma açılmış ve sınıf, aleyhine ifade vermediği için cezalandırılmıştı.

Benzer olaylar çok yaşanmıştı. Sürgün edilen öğretmenleri, öğrencileri unutmak bizim için mümkün değildi.

Sürgün edilenler neden hep yerli öğretmenlerden ve öğrencilerden seçilmişti?

Bunlar sıradan insanlar da değildi. Öğrenciler tarafından sevilen ve saygı duyulan öğretmenlerdi. Aileleri de Diyarbakır’da tanınan insanlardı.

Ahmet Güney hocamız yiğit, cesur, açık fikirli bir öğretmendi. Diyarbakır Alipar Mahallesinde oturuyordu. Fen Bilimleri öğretmeniydi, dersleri önemseyen, öğrencilerin anlaması için özel çaba gösteren Diyarbakır sevdalısı bir insandı. Ciddi ve sert biri olmasına rağmen biz öğrenciler tarafından sevilen, sayılan bir hocamızdı.

Şabettin Saman hocamız meslek derslerimize geliyordu. Hazro’luydu. Esprili, şen şakrak biriydi.

Mehmet Uşşak hocamız Eğil ilçesindendi. Candan, sevecen ve mütevazi bir öğretmenimizdi ve meslek derslerimize giriyordu.

Efsane idareci Zülfikar Anık.

Zülfikar Anık efsane bir idareciydi. Bizim derslerimize de giriyordu. Ciddi, vakur ve delikanlı bir şahsiyetti. Güzel ve uyumlu giyinirdi. Düzeni, disiplini çok önemserdi. Bazı öğretmenlerden korkulurdu ancak Zülfikar hocamızdan hem korkar hem de büyük saygı duyardık. Öğrencilerle yüz-göz olmazdı ancak onları idareye karşı koruduğu biliniyordu.

Aile olarak da yakındık. Aynı yörenin insanlarıydık. Özellikle amcası H. Ahmet Anık Diyarbakır’da tanınan, toplum içinde hatırı sayılır, itibarlı ve saygın bir insandı. Babamın da çok iyi bir dostuydu. Benim üzerimde de emeği ve hakkı çoktur.

Zülfikar hocamızın ağabeyleri, kardeşleri ve akrabaları da bilinen mert, cesur, delikanlı ve çevrede hatırı sayılır insanlardı. Benim için hala bir akraba ve dost olarak yerlerini koruyorlar.

Kardeşi Nevzat Anık ve yeğeni Mehmet Erim ile aynı sınıftaydık. İkisi de öğrencilerle kavga etmeyi adeta bir hobi olarak görüyordu. Şikâyet edildiklerinde Zülfikar hocamız tarafında acımasızca dövülüyorlardı.

Oysa Zaza çocuklar için kavga etmek, bıçak çekmek, çizik atmak çok sıradan olaylardı. Hocanın onları dövmesine çok içerleniyordum ve üzülüyordum. İkisi de yürekli ve cesur çocuklardı. Nevzat okula daha fazla devam edemedi, ayrıldı. Daha sonra da kabadayılar alemine dahil oldu. Kabadayılık da ona yakışıyordu.

Mehmet Erim ise bir molla çocuğuydu. Babası Molla Şükrü Efendi vaizlik görevini yürütüyordu, babamın da hem medrese arkadaşı hem de çok yakın bir dostuydu.

Mehmet, babasının da etkisiyle okula uyum sağladı, daha sonra da bürokrasiden emekli oldu. Dürüstlüğü, doğruluğu ve doğal tarzıyla hepimizin sevgisini kazandı.

İmam Hatip Okulu hedef seçilmişti!

1970’li yıllar Diyarbakır’da Sol’un farklı fraksiyonlarının ve milliyetçi örgütlenmelerin etkin olduğu bir dönemdi.

Türk milliyetçiliği, Eğitim Enstitüsü ve Öğretmen Okulu’nda baskın bir ideolojiydi. Yatılı öğrenci olarak Diyarbakır dışından gelen çocuklar bu kesim tarafından kuşatılmıştı.

İmam Hatip Okulu da hedef olarak ilk sıradaydı. Türkiye genelinde olduğu gibi Diyarbakır İmam Hatip Okulu da Türk milliyetçiliği, Türk-İslam sentezi, milli mücadele, milli görüş gibi ideolojik faaliyetlerin zemini haline getirilmek isteniyordu.

MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) de yeni kurulmuş ve hedefinde öncelikle İmam Hatip Okulu öğrencileri vardı. Bu faaliyetlerin bir kısmında yerli öğretmenlerinin de katkısı vardı.

İslamcılık, Doğu’da daha farklı bir çizgide gelişiyordu. Etnik aidiyetlerin pek kullanılmadığı, daha çok ümmet birliği, adalet ve kardeşlik gibi ütopik ve idealist iddialar üzerine inşa edilmişti. Bizleri etkileyen de bu anlayıştı.

Ancak ideolojik mülahazalardan ayrı olarak belirtmeliyim ki bu faaliyetlerin tamamı Diyarbakır kimliği ve kültürü ile çelişiyordu. Diyarbakır kimliği ve kültürüne karşı organize ve örgütlü bir mücadele başlatılmıştı.

Biz sınıf olarak özellikle bu mücadeleye karşı duyarlı ve tepkiliydik.

İdeolojilerin tamamına yabancıydık. Yerel değerlere ve kültüre bağlıydık. Yöre öğrencilerinin tek sermayesi de Diyarbakır kimliği ve kültürüydü.

Diyarbakır kültürü çeşitli, çoğulcu ve çok zengindir. Sadece Kurmanç ve Zazalar değil, Arap, Türkmen, Ermeni, Süryani kültürü iç içe büyük bir zenginlik oluşturuyordu.

Doğal olarak öğrenciler kültürlerini okula yansıtıyordu. Diyarbakır dışından gelen öğretmenler, idareciler bu kültüre yabancı oldukları için farklılığı anlamakta zorlanıyorlardı.

Onları dinamik kılan ideolojilerdi. Bizi dinamik kılan ise kültürümüzdü. Ve kültürümüz çok açık bir saldırı altındaydı.

Ne yazık ki bazıları da bilmediği ve bilmek istemedikleri bu farklı kültüre düşmanlık yaparak ideolojik kamplaşmaya yol açıyorlardı.

Kuşkusuz bu durum, kültürel aidiyeti önemseyen öğretmen ve öğrencileri tedirgin ediyor ve kendi aralarında bir dayanışmaya zorluyordu. Üst sınıfta okuyanlardan daha çok alt sınıflarda okuyan bizler ideolojiler için hedef kitle olarak seçilmiştik.

Öğrenci ağabeyler ve yerli öğretmenler arasında da bir dayanışma sağlanmıştı. Okulda giderek saflar ayrışıyordu, biz de anlamaya çalışıyorduk.

Okul müdürümüz M. Kemal Gündoğdu’ydu. Ciddi, tutarlı ve tarafımızdan sevilen bir insandı. Adil olduğuna inanıyorduk ancak öğretmenler ve öğrenciler arasında da bir ayrışma ve kutuplaşma olduğu açıktı.

İdare ile öğrenciler arasında adı konmamış sorunlar vardı. Yatılı öğrenciler, “her gün Nohut yemeği çıkıyor” diye dersleri boykot yapmışlardı ve gündüzlü öğrenciler tarafından da destekleniyordu. Ortaokul öğrencileri olarak boykotun ne olduğunu anlamaya çalışmıştık.

Yıllar geçtikçe sınıf olarak sivrilmeye başlıyorduk. Dikkatler, gözler hep üzerimizdeydi.

Okulun asi çocukları ne istiyordu?

Asi çocukların başında Hasan Al, Hacı Pınar ve Abdulmuttalip Sağlar geliyordu. İdareye karşı tavırlıydılar. İdarenin dayatmalarına, ayırımcılığa hiç tahammülleri yoktu. Çoğu zaman fevri davranışlarda bulunuyorlardı. Haksızlığa, baskı ve dayatmalara karşı çıktıkları için tarafımızdan sevilirlerdi.

Okul olarak milliyetçiliğin kuşatması altında olduğumuzu düşünüyorduk. Gerçekten de milliyetçilik Diyarbakır kültürüyle bağdaşmıyordu. Direniş ise bir o kadar Diyarbakır kültürüne dayanıyordu. Bu cesur çocuklar esasında yabancılaşmaya ve dayatmalara direniyorlardı.

Diyarbakır kimliği ve kültürü direnişi besleyen ve dinamik tutan bir olgudur. Yaşamayanlar anlamakta zorluk çekerler. Diyarbakır İmam Hatip Okulu da bu kültürün gereği olan bir direniş sergiliyordu.

Abdulmuttalip’in babası Diyarbakır Müftülük Şefi göreviyle o dönemde Müftü’den sonra en yetkili kişiydi. Kibar, mütedeyyin bir akrabamızdı. Eşi de çok hanım efendi bir teyzemizdi.  Onlara çok değer verirdik. Muttalip’in ağabeyi Remzi Sağlar da çalışkan ve efendi bir öğrenciydi. Ancak Muttalip zapedilmez kavgacı bir delikanlıydı, bir o kadar da mütevazi ve saygılıydı. Yatılı öğrenci olduğu için Gazi Antep’e sürgün edildi. Doğrusu kendisini çok severdik, Allah rahmet etsin.

Hacı Pınar’ın babası Diyanet görevlisi, son derece mütevazi, sakin, halim-selim bir insandı. Hacı ise aksine asi, öz güvenli, yürekli ve cesur bir arkadaşımızdı. Kendisinden hep söz ettirirdi.

Hasan Al, Ergani’li bir arkadaşımızdı ve sınıf başkanımızdı. Ağabeyi Diyarbakır Belediye çalışanıydı. Efendi, sakin, güler yüzlü biriydi. Hasan ise aksine asık suratlı, kaşları çatık, her an kavga eder gibi tedirgin, sinirli ve sağ yumruğunu birinin gözünün üstüne vuracak gibi duruyordu.

Bu arkadaşlarımız asla art niyetli değillerdi, aksine iyi niyetli, arkadaş canlısı, öğretmenlerine ve büyüklerine saygılı insanlardı.

Hasan ve Hacı ile okul sonrası arkadaşlığımız diğer arkadaşlarla birlikte aralıksız devam etti. Aslında ikisi de çok sevecen, içten ve delikanlılığın gereği olarak saygılı insanlardır. Ancak kendilerini yine de “Okulun asi çocukları” olarak tanımlamak istedim.

Kavga ayrı bir kültürdü!

Bingöl-Genç-Siverek-Çermik-Dicle-Hani-Lice-Kulp-Karacadağ ve Diyarbakır merkez gibi Zaza nüfusu dahil edildiğinde okulun yarıdan fazlası Zaza öğrencilerdi. Sadece “Erdoğmuş” soyadıyla yaklaşık 20 öğrenci vardı.

Zazaların olduğu yerde kavga olmaması şaşırtıcı, hatta kültürel olarak eksikliktir.

Örnek olması bakımından kavgayı hayat felsefesi olarak gören iki akrabam da vardı okulda. A. Rahim Alkış ve A. Rahman Barışçı. Ceketlerinin içine yerleştirdikleri özel sopaları hep onlarla beraberdi. İnsan hiç mi bıkmaz kavgadan? Ama bunlar kavga için okula geliyor gibiydiler. Sopalarından çok öğrenci nasibini almıştır, Allah’tan bize nasip olmadı.

Her sınıfta olduğu gibi bizim sınıfta da haylazlık, yaramazlık yapılırdı. Biz de bazen katılırdık. Ancak Necdet Can ve Mahmut Yılmaz arkadaşlarımız sadece sınıfı değil, bazen okulu birbirine katıyordu. Sevecen, zeki, uyanık, yürekli arkadaşlardı.

Sınıfımızda kendi halinde olan Sait Çalışır diye yaşça da büyük bir arkadaşımız vardı. Siirt Tillo’lu olduğu için kendisine “şeyh” diye takılırlardı. Temizlik konusunda çok titiz olduğu için istemediği bir kişi dahi kendisine dokununca gidip dokunulan yeri defalarca yıkardı.

Bu sıkıntıyı en çok kendisine Mahmut Yılmaz verirdi. Her gün değil, neredeyse her teneffüste aynı şeyi yapıyordu.

Efsane Öğretmenler!

Asaf Gördük.

2 metreyi aşan boyu, iri fiziği, heybetli görüntüsü ile Asaf Gördük hocamızın konumu farklıydı. Baş yardımcı olarak aslında okulu yönetiyordu. Edebiyat derslerimize geliyordu. Kendisinden nasıl korktuğumuzu birkaç cümleyle yazamam. Kendisinden dayak yemeyen bir öğrencinin olduğunu düşünmüyorum.

Ortaokul birinci sınıfında Diyarbakır’ın tarihi yüksek surlarını sınıf olarak onun yönetiminde geziyorduk. Bir bölümünde biraz fazla takılınca birkaç arkadaşla geciktik. Arkadaşlara yetişmek için tehlikeye aldırmadan yüksek surlar üzerinde koşmaya başladık. Bu nedenle ondan -hak ederek- yediğim tek tokadı hayatım boyunca unutmadım.

Bir defasında da sınıfa derse geç girdiğimiz için kendisine isimlerimiz verilmişti. Yaklaşık on kişi odasında sıraya dizilmiştik. Ben de en sondaydım. Attığı tek tokat öğrenciyi yıkmaya yetiyordu. Tokat yiyeni gönderiyor, sıra diğerine geliyordu.

Bana sıra geldiğinde durdu ve “senin ne işin var burada? Nasıl geç kalırsın derse?” diyerek sert bir ifadeyle “Allah’a kasem ederim bir daha bana şikâyet edilirsen beynini patlatırım” diyerek çıkmamı istedi. Sanırım bana vurmaya kıyamadı ancak ben, on kişiye attığı her tokadı zaten yüreğimde hissetmiştim, gerek de kalmamıştı.

Unutulmaz bir hocamızdı. Aynı sokakta oturuyorduk. Düzgün bir ailesi, pırıl pırıl çocukları vardı. Şiirleriyle Diyarbakır sevdasını ve kültürünü anlatan oğlu Abdulkadir Gördük arkadaşımızdı. Hocamıza Allah rahmet etsin.

Necdet Mermut, bir Diyarbakır şehir beyefendisi, kibar ve sosyal bir öğretmenimizdi. Geometri ve Fizik derslerimize gelir ve laboratuvar sorumlusuydu. Derslerin bir kısmını laboratuvar salonunda anlatırdı. Özellikle öğrenci saçına takardı. Müdürün müsamahasına rağmen kendisi derslerine girdiği öğrencilerin saçlarına uzatmaya izin vermezdi.

Biz okulu bitirdikten bir süre sonra Okul müdürü oldu. Emekli olduktan sonra vefat edinceye kadar diyalogumuz hep devam etti. İyi bir insandı.

Ahmet Oğuz, meslek derslerimize giren bir hocamızdı. Derslerine hâkim ve anlatım yöntemi anlaşılır ve yararlıydı. Necdet beyden sonra İmam Hatip Okulu Müdürü oldu. Mezun olduğu okula hizmet etme fırsatı bulmuştu.

Turan Aytemiz, Astronomi dersimize girerdi. Kendisine özgüveni olan, konuşması ve davranışlarıyla tam bir Diyarbakır delikanlısıydı. Kaytan bıyıklı ve yakışıklı, bir o kadarda cana yakın bir öğretmenimizdi.

Bazen “keke” takılırdı. “Taktığı kravatın kendisini efendiliğe zorladığını, yoksa bıçağının ucuyla daha fazla para kazanabileceğini” söylerdi.

Örnek insan Siracettin Öztoprak.

Son iki yılda derslerimize giren ancak üzerimizde kalıcı iz bırakan hocalarımızdan biri Mehmet Siracettin Öztaprak’tır. Tevazu, nezaket ve güzel ahlakıyla bize hep örnek oldu.

Şark kültürünün rol-model bir insanıydı. Babası Molla Sadreddin Efendi’den medrese eğitimi de almış ve sorumluluk bilincini bütün davranışlarında gösteren riyadan ve gösterişten uzak bir hocamızdır. İmam Hatip camiasına hizmet etmekte sınır tanımayan fedakâr bir insandır. ÖNDER Diyarbakır İmam Hatipliler Derneği Başkanı olarak hizmet etmeye devam etmektedir.

Siracettin Öztoprak hocamızı Saffet Saygın öğretmenden ayrı yazmak gerçekten haksızlık olur. Saffet Öğretmen derslerimize hiç girmedi ancak Siracettin hocayla birlikte hukuk büroları vardı ve örnek bir arkadaşlık sergiliyorlardı. İki hocamız da öğretmenlikle birlikte serbest avukatlık da yapıyorlardı. Birlikteliklerini hep taktir ettim ve saygı duydum.

Saffet öğretmen de soyadı gibi saygın bir insandır. Zengesorlu merhum Cevdet Efendinin oğludur. Cevdet Efendi çok defa toplumsal sorunlar için babama geldiği için yakından tanıyordum. Ayrıca aynı yörenin insanlarıydık ve aile bağlarımız vardı. Babam Cevdet Efendiyi çok sever ve çok değer verirdi. Ben de kendisine saygıda kusur ettiğimi düşünmüyorum.

İki arkadaşın yaklaşık 30 yıllık birlikte oldukları meslek hayatlarında birbirleriyle bir sorun yaşadıklarını bilmiyorum. Sadece bu örnek dahi bu iki hocamızın kıymetini ortaya koymak için yeterlidir.

Kabadayı Öğretmen Çerkez Elhakan.

Bize öğretmenlik yapmasa da dönemin delikanlı öğretmenleri arasında dostum Çerkez Elhakan’ı anmamak eksiklik olacaktır. “Öğretmenden kabadayı olur mu” diye soranlara cevabım; Çerkez Elhakan farklı bir Diyarbakır-Zaza kabadayısıydı. Sözünü esirgemeyen, eyvallahı olmayan yürekli, yiğit bir Diyarbakırlıdır.

Aktif siyaset dönemimde oğlu Ahmet Elhakan ANAP Diyarbakır İl Başkanlığı yaptı. Babası gibi kabadayı değildi ancak babası kadar delikanlı biri olduğunu belirtmeliyim.

Şehit Hocamız Hasan Yeşil.

Hasan Yeşil hocamız, Ergani doğumlu, Diyarbakır İmam Hatip Okulu ilk mezunlarından. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdikten sonra hem memleketine hem de okuluna öğretmen olarak döner. Medrese eğitimi de aldığı için özel bir saygınlığı da vardı.

Meslek derslerimize gelirdi. Ayrıca Müdür baş yardımcılığı görevini sürdürüyordu. Disipline önem veren bir öğretmenimizdi. Onun kaderi farklı ve dramatik oldu.

Bizler mezun olduktan sonra, Öğretmenlik mesleğini bırakarak 1976 yılında Malatya İş ve İşçi Bulma Kurumu Müdürü olarak atanmıştı. Onun açısından sıkıntılı geçen iki yıldan sonra 1978 yılında Halı Fabrikasına Personel Müdürü olarak memleketi Diyarbakır’a tekrar geri döndü.

Ne yazık ki aynı yıl, 27/Nisan/1978 tarihinde 7 yıl öğrenci olarak okuduğu ve yaklaşık 7 yılda öğretmenlik ve idarecilik yaptığı İmam Hatip Okuluna sadece birkaç metre mesafede kimliği belirsiz kişi veya kişiler tarafından silahlı saldırıya uğrayarak ağır yaralandı.

Hastanede yapılan acil müdahale sonucu kurtarılmıştı ancak iyileşmeye başladığı günlerde bilinmeyen bir nedenle aniden fenalaşarak hayata veda etmişti. Failleri de ölüm gerekçesi de hiç ortaya çıkarılmadı.

İddialara göre saldırıda ölmeyince serumuna zehir katılarak öldürülmüştü. Böylece bir cinayet daha halk tarafından “derin devlet” adıyla karanlık güçlerce işlendiğine kanaat getirilmiştir.

En verimli yıllarında ve memleketine hizmet edeceğine inanılan bir insanımız ve hocamızın şehadeti sadece öğrencileri değil, tanıyanlarının tamamını üzmüştü.

Sanırım Hasan Yeşil hocamızın cinayet sırrı Öğretmenlik mesleğini bırakmasındaki gerekçelerde gizlidir.

Tekbir ve çeşitli sloganlar eşliğinde binlerce insanın katılımı ile gerçekleşen cenaze töreni, ailesi, dostları ve duyarlı kesimlerin sağduyusu ile provokasyon girişimleri boşa çıkarılmıştı. Ölümüyle düşünülmüş olabileceği gerekçelerden birisi de bu provokasyonlarda olduğunu düşünüyorum.

Ailesinden yakından tanıdığım kardeşleri İplik fabrikasında çalışan Salih ve Okulumuz öğrencilerinden Ramazan Yeşil’di. İkisi de edep ve tevazularıyla sevilen insanlardı.

Sonunda Aykırı sınıf ve Asi Çocuklar başarmıştı.

İmam Hatip Okulu öğrencileri olarak okullar arası müsabakalarda aşağılanır ve “İmamlar Camiye!” diye atılan sloganlara hep muhatap olurduk. Oysa ‘Bilgi’ yarışmalarında, voleybol başta olmak üzere spor müsabakalarında başarılı bir okulumuz vardı. Yine de alaya alınır, dışlanırdık.

1970’lerden sonra bizim sınıfın başını çektiği kimlik duruş ile artık diğer okullar tarafından da biliniyorduk. Sınıfımızın öncülüğünde Okul olarak

Koleji, Ziya Gökalp Lisesi, Ticaret Lisesi gibi okulların rakibi olmuştuk. Okul müsabakalarının tümünde sınıf olarak yerimizi alır, tezahürat yapar ve sonunda da kavga çıkaran bizimkiler olurdu.

7/B sınıfı olarak artık direnişin sembolü haline gelmiştik. Biz mezun olduktan sonra İmam Hatip Okulu tekrar muhafazakâr ve geleneksel kodlarına geri dönmüş ve sorunsuz okul olarak nam salmıştır.

Gerçi diğer okullar müsabakalardaki tezahüratlarında haksız değillerdi. Çoğumuz da ‘imam’ olduk ve camilere devam ettik. Ancak Diyarbakır’da en çok siyasetçi, Bakanlar, milletvekilleri, Belediye Başkanları, Üst Bürokrat, akademisyen, ilim insanı, yazar, edebiyatçı, müftü-vaiz bu okuldan çıkmıştır.

Mücadele onurlu bir davranıştı.

Esas itibariyle kuruluşundan itibaren Diyarbakır İmam Hatip Okulu geleneksel muhafazakâr kimliğini hep korumuştur. Ancak sınıf olarak aykırıydık ve bu geleneğin kimyasını bozmuştuk.

Peki Neden?

Kuşkusuz bir tek nedeni yoktur, birçok nedeni vardır. Bunların başında sıkı sıkıya Diyarbakır kimliğine bağlılığımızdır. Bizim kavgamız kimlik ve onur kavgasıydı ve bu siyasi de değildi. Bizim için Diyarbakırlılık, bir şehir aidiyetinden ziyade kültürel bir aidiyettir.

Ayrıca İmam Hatip Okulu Öğrencileri olarak diğer okullar tarafından aşağılanıyor, horlanıyorduk. Biz kimliğimize sahip çıkarken okulumuza da sahip çıkıyorduk.

Bu çaba suçlanmak, dışlanmak, itham edilmek ve sürgüne gönderilmek için yeterliydi.

Çok sayıda öğretmen ve öğrenci bu nedenle sürgün edilmişti. Ancak Diyarbakır sevdası buna değerdi.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.