Bazı konular vardır, insan konuşmak dahi istemez.

Yayınlama: 18.09.2026
Düzenleme: 18.09.2026 16:07
0
A+
A-
🔊

Bazı konular vardır, insan konuşmak dahi istemez.

Fakat siz sustukça başkaları sizin adınıza konuşuyor, sizin toplumunuz adına hüküm veriyor, sizin değerlerinizi gericilik ilan ediyor ve sonunda suskunluğunuz rıza gibi okunmaya başlanıyor.

LGBT meselesi de benim açımdan böyledir.

Doğrusu bu konuyu sürekli konuşmaktan hoşlanmıyorum. Fakat mesele sürekli önümüze getiriliyor, siyasetin ve toplumun gündemine taşınıyor, çocuk, aile, eğitim, kültür ve özgürlük kavramları üzerinden tartışılıyorsa artık “beni ilgilendirmiyor” deyip geçmek de mümkün değildir.

Önce nerede durduğumu açıkça söyleyeyim.

Ben inançlı bir insanım.

Örfüme, âdetime, tarihime ve içinde yetiştiğim toplumun değerlerine bağlıyım.

Ama örf benim için put değildir.

Bir örf insana iyilik getiriyorsa, aileyi koruyorsa, merhameti, dayanışmayı ve güzel ahlakı güçlendiriyorsa başımın üzerinde yeri vardır.

İnsana zulmediyorsa, kadını eziyorsa, fakiri hor görüyorsa, adaletsizlik üretiyorsa o örfün arkasında durmam.

Çünkü bizim ölçümüz sadece “dedelerimiz böyle yaptı” değildir.

Örfün de üstünde hak vardır.

Adalet vardır.

Ve hepsinin üstünde Allah’ın hükmü vardır.

Ben Tıp Tezi Yazmıyorum

Bu ayrımı özellikle yapmak istiyorum.

Ben doktor değilim.

Psikiyatrist değilim.

Bu konuda laboratuvar çalışması yapan bir bilim insanı olduğumu da iddia etmiyorum.

Dolayısıyla ortaya tıbbi bir teşhis koymuyorum.

Ben bir Müslüman olarak inancımın, ahlak anlayışımın ve mensubu olduğum kültürün bana öğrettiği yerden konuşuyorum.

Kur’an insanlığın yaratılışını kadın ve erkek üzerinden anlatır:

“Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık…”

Benim inancımın insan, aile ve nesil tasavvurunun başlangıç noktası budur.

İslam’ın nikâh anlayışı bellidir.

Aile anlayışı bellidir.

Mahremiyet anlayışı bellidir.

Helal ve haram sınırları bellidir.

Dolayısıyla benim eşcinsel ilişkiyi dinen ve ahlaken meşru görmem mümkün değildir.

Ben buna kendi inanç dilim içerisinde fıtrata aykırı ve sapma derim.

Bunu söylemek için Dünya Sağlık Örgütünden fetva almak zorunda da değilim.

Çünkü DSÖ tıbbi sınıflandırma yapar.

Ben ise burada dinî ve ahlaki bir hükümden söz ediyorum.

Nitekim DSÖ 1990 yılında eşcinselliği ruhsal hastalık sınıflandırmasından çıkarmıştır. Bugünkü psikiyatri ana akımı da eşcinselliği ruhsal hastalık kabul etmemektedir. (Dünya Sağlık Örgütü⁠)

Bunu saklamanın anlamı yok.

Bilim adına konuşacaksak bilimin bugün söylediğini doğru aktaracağız.

Ama buradan “Öyleyse bütün dinler, bütün ahlak sistemleri ve bütün toplumlar bunu ahlaken doğru kabul etmek zorundadır” sonucu çıkmaz.

Tıbbi sınıflandırma başka şeydir.

Ahlaki hüküm başka şeydir.

Dinî hüküm başka şeydir.

Hukuki düzenleme ise yine başka şeydir.

Bunları birbirine karıştırırsak ne ilim kalır ne sağlıklı tartışma.

Birey Başka, Örgütlü Faaliyet Başka

Benim için meselenin önemli taraflarından biri de budur.

Bir insanın özel hayatında ne yaşadığıyla sabahtan akşama kadar uğraşmayı doğru bulmam.

İnsanların evlerinin kapısını açıp içeriyi kontrol edecek değiliz.

Herkes kendi yaptığından Allah’a karşı sorumludur.

Fakat bireysel hayat başka, örgütlü faaliyet başka şeydir.

Bir düşünce dernekleşiyor, örgütleniyor, kampanya yürütüyor, eğitim ve kültür alanında görünürlük talep ediyor, kendi değerlerini toplumsal olarak kabul ettirmeye çalışıyorsa artık karşımızda yalnızca “kişisel tercih” yoktur.

Kamusal bir tartışma vardır.

O zaman benim de itiraz etme hakkım vardır.

Siz kendi düşüncenizi anlatabiliyorsanız ben de kendi düşüncemi anlatabilmeliyim.

Siz bunun normalleşmesini savunabiliyorsanız ben de normal görmediğimi söyleyebilmeliyim.

Siz özgürseniz ben de özgürüm.

Demokrasi tek taraflı çalışan bir kapı değildir.

İşte burada son yıllarda beni asıl rahatsız eden şey ortaya çıkıyor:

LGBT konusunda itiraz ettiğiniz anda önünüze iki kelime konuluyor:

“Gerici.”

“Faşist.”

Neden?

Ben sana saldırmadım.

Seni dövmedim.

Evine girmedim.

İnsan olarak hukukunu inkâr etmedim.

Sadece senin savunduğun düşünceyi benimsemediğimi söyledim.

Bunun neresi faşizm?

Asıl demokrasi farklı düşüncelerin yan yana yaşayabilmesidir.

Peki Kürt Meselesinin Bununla Ne İlgisi Var?

Benim asıl üzerinde durmak istediğim yer burasıdır.

Son yıllarda öyle bir hava oluştu ki neredeyse LGBT meselesi Kürt meselesinin önüne geçmeye başladı.

Kürtlerin bir asırlık meseleleri var.

Dili var.

Kimliği var.

Kültürü var.

Ekonomik meseleleri var.

Yerinden edilen insanları var.

Hukuk talepleri var.

Eşit yurttaşlık meselesi var.

Anadil meselesi var.

Bölgenin yoksulluğu, işsizliği, uyuşturucusu, gençlerin geleceksizliği var.

Bunca mesele dururken Kürt siyasetinin bazı çevrelerde LGBT tartışmasıyla bu kadar özdeşleşmesini doğru bulmuyorum.

Daha açık söyleyeyim:

LGBT, Kürt meselesi değildir.

Kürt’ün diliyle LGBT’nin ne ilgisi var?

Kürt’ün hukukuyla ne ilgisi var?

Kürt’ün anadil talebiyle ne ilgisi var?

Bunları aynı siyasi paketin içerisine koymak zorunda değiliz.

Kürt toplumu tarihsel olarak aile bağları güçlü bir toplumdur.

Dindardır.

Muhafazakârdır.

Medrese geleneği vardır.

Seydası vardır.

Camisi vardır.

Annesine, babasına, ailesine bağlıdır.

Elbette her Kürt aynı düşünmez. Milyonlarca insanı tek kalıba sokamayız.

Fakat bu toplumun tarihî ve sosyolojik dokusunu da yok sayamayız.

Benim itirazım tam buradadır:

Kürtlerin hak ve özgürlük mücadelesinin yanına, Kürt toplumunun geniş kesimlerinin inanç ve değer dünyasıyla uyuşmayan her modern Batılı tartışmayı eklemek zorunda değilsiniz.

Üstelik bunu kabul etmeyen Kürt’e “gerici” diyemezsiniz.

Bu defa siz kendi halkınıza yukarıdan bakmış olursunuz.

CHP’nin Bile Durduğu Yerde…

İşin düşündürücü taraflarından biri de şudur:

Türkiye’nin yüz yıllık seküler siyasi geleneğinin ana taşıyıcılarından biri olan CHP dahi her LGBT tartışmasını kendi siyasetinin merkezine yerleştirmezken, Kürt siyasetinin bazı unsurlarının bu konuda neden bu kadar öne çıktığı ayrıca tartışılmalıdır.

Burada herhangi bir partiye not vermiyorum.

Sadece bir soru soruyorum:

Kürt siyasetinin önceliklerini kim belirliyor?

Diyarbakır mı?

Bingöl mü?

Hakkâri mi?

Van mı?

Yoksa Batı’daki bazı ideolojik çevrelerin gündemi mi?

Bu soruyu sormak Kürt karşıtlığı değildir.

Tam tersine Kürt toplumunu ciddiye almaktır.

Tartışmanın da Bir Ahlakı Vardır

Medrese geleneğimiz bize yalnızca sarf, nahiv ve fıkıh öğretmedi.

Nasıl tartışacağımızı da öğretti.

Eskiler buna cedel ve münazara derdi.

Cedel, karşıdakini susturmak için bağırmak değildir.

Hakkı ortaya çıkarmak, bâtılı çürütmek veya deliller arasında daha kuvvetli olanı göstermek için belli usuller içerisinde yapılan tartışmadır.

Bunun için mantık bilmek gerekir.

Kelâm bilmek gerekir.

Usul bilmek gerekir.

En önemlisi de eleştirdiğiniz düşünceyi bilmek gerekir.

Bir fikri eleştirecekseniz önce o fikrin ne söylediğini öğrenirsiniz.

Hasmınıza söylemediği şeyi söyletmezsiniz.

En zayıf örneği seçip bütün düşünceyi onun üzerinden mahkûm etmezsiniz.

Çünkü haklı olmak başka, haklı konuşmak başka şeydir.

İmam Şâfiî’ye nispet edilen çok güzel bir söz vardır:

“Kalp dilin tarlasıdır.”

Ne ekerseniz bir gün oradan o çıkar.

Onun için bu meseleleri konuşurken ağzımızdan çıkan söze de dikkat edeceğiz.

İnsanları aşağılamayacağız.

Hakaret etmeyeceğiz.

Şiddeti teşvik etmeyeceğiz.

Fakat hakaret etmeyeceğiz diye inancımızdan da vazgeçmeyeceğiz.

İşte benim aradığım denge budur.

Gençleri Alkışla Değil, Fikirle Yetiştirelim

İmam Şâfiî’ye atfedilen başka bir ikaz da genç yaşta, olgunlaşmadan gelen şöhretin tehlikesine dairdir.

Bugün sosyal medya çağında bunun ne kadar önemli olduğunu görüyoruz.

Bir genç iki video çekiyor, yüz bin takipçiye ulaşıyor ve ertesi sabah din, ahlak, siyaset, tarih, psikoloji ve sosyoloji konusunda hüküm dağıtmaya başlıyor.

Olmaz.

Bilginin de bir terbiyesi vardır.

Fikrin de bir emeği vardır.

Eskiden insan bir mesele hakkında konuşmadan önce yıllarca okurdu.

Şimdi önce konuşuyor, sonra belki okuyor.

Böyle bir çağda çocuklarımızı korumanın yolu yalnızca yasak koymak değildir.

Onlara fikir vereceğiz.

İman vereceğiz.

Muhakeme vereceğiz.

Kendi medeniyetini öğreteceğiz.

Çünkü zihni boş bırakırsanız birileri mutlaka doldurur.

Sessizlik Her Zaman Hikmet Değildir

Biz muhafazakâr insanlar bazen şu hatayı yapıyoruz:

“Konuşmayalım, büyümesin.”

Fakat bazı meseleler siz konuşmayınca küçülmüyor.

Tam tersine meydan tamamen karşı tarafa kalıyor.

Sonra sizin çocuğunuz meseleyi sizden değil sosyal medyadan öğreniyor.

Sizin değerlerinizi sizden değil, onları küçümseyen birinden dinliyor.

İşte buna itiraz ediyorum.

Konuşacağız.

Ama bilgiyle konuşacağız.

Edeple konuşacağız.

Kendi kavramlarımızla konuşacağız.

Bâtıl veya yanlış gördüğümüz bir düşünceyi eleştirirken onu yaygınlaştıran bir dile de dönüşmeyeceğiz.

Her gün aynı görüntüleri, aynı sloganları, aynı tartışmaları paylaşarak farkında olmadan reklamını da yapmayacağız.

Aileyi Savunuyorsak Tam Savunalım

Burada kendi mahallemize de bir çift sözüm var.

LGBT’ye karşı çıkınca aile savunulmuş olmuyor.

Uyuşturucu bir gencimizi götürüyorsa o da aile meselesidir.

Kumar bir babanın maaşını yiyorsa o da aile meselesidir.

Faiz ve borç yüzünden evler dağılıyorsa o da aile meselesidir.

Gençler ekonomik sebeplerden evlenemiyorsa o da aile meselesidir.

Kadına şiddet varsa o da aile meselesidir.

Bir baba evinde çocuklarıyla iki kelime konuşmuyor ama bütün akşam telefonla uğraşıyorsa o da aile meselesidir.

Çocuğumuzun eline on yaşında sınırsız internet verip on sekiz yaşında “Bu çocuk niye böyle oldu?” diye şaşırmayacağız.

Aileyi savunmak bütünlüklü bir iştir.

Sadece hoşumuza gitmeyen insanlara karşı kullanılan siyasi bir slogan değildir.

Son Sözüm Şudur

Ben inancımdan utanmıyorum.

Örfümden utanmıyorum.

Aile anlayışımdan utanmıyorum.

Allah’ın insanı kadın ve erkek olarak yaratmasını, nikâhı ve aileyi esas alan inanç anlayışımı açıkça savunuyorum.

Bununla beraber hiçbir insanın dövülmesini, aşağılanmasını, hukukunun çiğnenmesini de savunmam.

Bir davranışı yanlış görmek, insana zulmetmeyi helal kılmaz.

Ama insana zulmetmemek de yanlışa doğru demeyi gerektirmez.

İşte bütün mesele budur.

Bana “gerici” denilecek diye inandığımı değiştirmem.

Bana “faşist” denilecek diye susmam.

Ama ben de karşımdakini aşağılayarak kendi haklılığımı kirletmem.

Ve Kürt siyasetine de açık bir sözüm var:

Kürt milletinin dili için mücadele edin.

Hukuku için mücadele edin.

Eşitliği için mücadele edin.

Gençleri, yoksulluğu, uyuşturucuyu, eğitimi ve geleceği konuşun.

Ama başka coğrafyalarda üretilmiş her ideolojik tartışmayı Kürtlerin sırtına yüklemeyin.

Çünkü Kürt’ün meselesi yeterince ağırdır.

Bir de kendisine ait olmayan yükleri taşımasın.

Bizim ihtiyacımız bağırmak değil.

Bilmek.

Düşünmek.

Konuşmak.

Ve gerektiğinde itiraz etmektir.

Kalp gerçekten dilin tarlasıysa, biz o tarlaya hakaret değil fikir; nefret değil hikmet; korku değil sağlam bir inanç ekelim.

Hepsi yeşermese bile…

Bir kısmı mutlaka yeşerecektir.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.