Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi | Kürdistanlı Peygamberler – 3

Yayınlama: 25.05.2021
20
A+
A-
38 ülke, 12 kitap, 15 cilt gezi yazısı, 1 çizgi roman karakteri, 1 arkeolojik keşif

II.

DÎNLERE VE KUTSAL KİTAPLARA GÖRE İLK İNSANLAR

 

    ■ İLK İNSANLARIN ÂDEM İLE HAVVA OLDUĞU DÎNLERDE (SABİÎLİK, EZDAÎLİK, MUSEVÎLİK, HRİSTİYANLIK, MANİHEİZM, İSLAM, BAHAÎLİK) İNSANIN YARATILIŞI

İlk peygamberlere başlarken, bir sıkıntıyı dile getirmem gerekiyor:

Şayet bizler de, peygamberler konusunu ve peygamberlerin hayatlarını anlatırken, sizlere sinagoglarda, kiliselerde ve camilerde anlatılan hikâyeleri ve peri masallarını anlatsaydık, anlatması en kolay olacak olan Âdem ile Havva olurdu.

Fakat bizler bunu yapmadığımız için, sizlere peri masalları değil gerçek ve bilimsel bir tarih sunma çabasında olduğumuz için, anlatması en zor olan Âdem’le Havva konusudur, bu ilk insanlardır.

Çünkü “insanın kökeni” ile ilgili bir konudur bu. Ve dünyanın en zor konusudur.

Daha önce kaleme aldığımız ve Ocak 2021’de yayınlanan 3 ciltlik ve 1019 sayfalık “Kadın Peygamberler” adlı çalışmamızda olduğu gibi, “Kürdistanlı Peygamberler” adlı bu benzer çalışmamızda da, sizlere peygamberler konusunu, peygamberlerin yaşamlarını ve mücadelelerini, dünyada ne kadar dîn ve ne kadar kutsal kitap varsa hepsinin öğretileri ve kaynakları, artı, antik metinler ve antik uygarlıklara ait tabletler, artı, nesnel tarih ve bilim insanlarının, tarihçilerin eserleri, artı, arkeolojik bulgular, bütün bunların hepsi ışığında anlatma gayretindeyiz.

Esasında – tevazû iyidir ama hakkın teslim edilmesine beis olmaması koşuluyla – böyle bir çalışma yeryüzünde yoktur, hiç olmamıştır. Peygamberler konusunun ve peygamberlerin hayatlarının, dünyada ne kadar dîn ve ne kadar kutsal kitap varsa, dünyada ne kadar dînî metin ve hadis rivayetleri varsa, dünyada ne kadar antik metin ve bulunmuş antik tabletler varsa, dünyada ne kadar tarih kitabı ve tarihsel anlatım varsa, dünyada ne kadar bilimsel teori ve düşünce varsa, dünyada gerçekleştirilmiş ne kadar arkeolojik çalışma varsa, bütün bunların hepsi ama hepsi ışığında anlatıldığı ilk çalışma, bizim “Kadın Peygamberler” adlı çalışmamızdır. İkincisi ise, şu anda okumakta olduğunuz “Kürdistanlı Peygamberler” adlı çalışmamızdır.

Böyle bir çalışma disiplini içinde olduğumuz için, baştan söyleyeyim, Âdem ile Havva’yı anlatmak, bizim için anlatması ve işlemesi en zor konudur. Çünkü direk “insanın kökeni” ile ilgili bir konudur.

“İnsanın kökeni” konusunda ve “İnsan hayatı nasıl başladı?” sorunsalıyla ilgili olarak, elimizde yalnızca dînî inançlar ve bilimsel teoriler var. Fakat biri inanç biri teoridir, bilgi değiller. Bilgi başka birşeydir ve “insanın kökeni” ile ilgili elimizde ondan yok. Hiçbir zaman da olmayacak.

“İnsanın kökeni” zor bir konudur, çünkü bütün “köken” konuları zordur. Bu konuyu anlatabilir miyim, başarabilir miyim, bilmiyorum.

Cahiller cesaretli olurmuş, deneyeceğim…

* * *

Konuyu işlerken, öncelikli olarak şu iki kadim soru üzerine kafa yoracağız ve cevaplar aramaya çalışacağız:

     1 – İnsan hayatı nasıl başladı?

     2 – İnsan hayatı ne zaman başladı?

Bunları yaparken de, takip ettiğimiz çalışma disiplini, her zaman olduğu gibi, önce dînlerin ve kutsal kitapların, dînî metinlerin veya – varsa – antik metinlerin bu konuda neler söylediklerine bakmak, ikinci olarak bilimsel teorilerin veya bilimsel verilerin bu konuda neler söylediğine bakmak, üçüncü ve son olarak da arkeolojik bulguları incelemek olacaktır. Hepsini paylaşıp, sunup, okuyup inceledikten sonra da en sonunda kendi düşüncelerimizi ve kişisel kanaatlerimizi belirteceğiz ve siz sevgili okurlarla kendi aramızda fikir teatisinde bulunacağız.

Önce birinci konu, başlıyoruz: İnsan hayatı nasıl başladı?

Bu konuyu da, üç sıra halinde işleyeceğiz:

     a) Dînlere ve kutsal kitaplara göre insan hayatı nasıl başladı?

     b) Antik uygarlıklara ait tabletlere göre insan hayatı nasıl başladı?

     c) Bilimsel teorilere ve kabullere göre insan hayatı nasıl başladı?

Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

Semavî dînler olan MusevîlikHristiyanlık ve İslam’a göre, Tanrı (Yehova / Allah) tarafından yaratılan ilk insanlar, Hz. Âdem (as) ile Hz. Havva (as)’dır. Kutsal kitaplar Tevratİncil ve Kur’ân-ı Kerîm’de bu açık bir şekilde belirtilir. (258)

Ezdaîlik (Ézidîlik) dîni de aynı inancı taşır. Âdem’le Havva, Tanrı (Ezda) tarafından yaratılan ilk insanlardır. (259)

Hz. İsa (as)’dan iki yüzyıl sonra fakat Hz. Muhammed (sav)’den üç yüzyıl önce ortaya çıkan bir dîn olan Manicilik (Maniheizm) inancına göre de yaratılan ilk insanlar, Âdem ile Havva’dır. (260)

Semavî dînlerin devamı olarak kendisini tanımlayan Bahaîlik inancı da ilk insanlar olarak Hz. Âdem ve Hz. Havva’yı kabul etmekle birlikte, kutsal kitaplardaki Âdem – Havva kıssasını sembolik bir anlatım olarak görür ve hikâyenin “ilahi gizemler ve evrensel anlamlar” içerdiğini belirtir. Buna göre; Âdem “göksel rûh”u, Havva “insan rûhu”nu, bilgelik ağacı “insan dünyası”nı ve yılan da “insanın dünya hayatına bağlılığı”nı sembolize eder. Dolayısıyla “Âdem’in düşüşü”, insanlığın iyilik ve kötülüğün bilincine varma şeklini temsil eder. Başka bir anlamda, Âdem ve Havva, ilahî yaratma eyleminin yedi aşamasından ilk ikisi olan “Tanrı’nın irade ve kararı”nı temsil ederler. (261)

İslam inancına göre ilk insanlar olan Hz. Âdem aynı zamanda ilk erkek peygamber (262), eşi Hz. Havva da aynı zamanda ilk kadın peygamberdir (263).

Musevîlik inancına göre Hz. Âdem’le Hz. Havva ilk insanlardır fakat ilk peygamberler değildir. Zaten dünyada kendilerinden başka insan yok ki; Âdem’le Havva kime tebliğ yapacaklar? Musevîlik inancına göre, peygamberlik Hz. İbrahim (as) ve eşi Hz. Sara (as) ile başlar. (264) Tevrat’ta da “peygamber” nitelemesi ilk kez Hz. İbrahim için yapılır. (265) Musevîlik inancına göre toplam 55 peygamber vardır; bunların 48’i erkek, 7’si kadındır. İlk erkek peygamber Hz. İbrahim, ilk kadın peygamber de eşi Hz. Sara’dır. (266) Peygamberlik, Hz. İbrahim’le Hz. Sara’nın Kürdistan’dan İsrail’e göçüyle başlayan bir gelenektir. (267)

Müslümanlar bunu biliyorlar mı bilmiyorum ama, Yahudî inancında, İbrahim ile Sara’dan önceki şahsiyetler, yani Âdem ile Havva’dan başlayarak Hz. Şit (as)Hz. İdris (as)Hz. Nûh (as)Hz. Hûd (as)Hz. Salih (as)bunların hiçbiri peygamber değildirler. Peygamberlik, Hz. İbrahim ve Hz. Sara ile başlıyor.

     Sabiîlik (Mandaeizm) inancı ise Musevîlik (Yahudîlik) inancının söylediğinin tam tersini söyler. Sabiîlik inancına göre Âdem ilk insan değildir fakat ilk peygamberdir. İslam, Hristiyanlık ve Musevîlik’in üçünden de daha eski bir dîn olan Sabiîlik inancına göre, Âdem, Ay Tanrısı Sin’in elçisi ve ilk peygamberidir. (268) Ancak Sabiîler’in bazı küçük kolları, Âdem’le Havva’yı ilk insanlar olarak kabul etmişlerdir. (269) Kürdistan – Harran çıkışlı bir dîn olan Sabiîlik, kendisini Hz. Âdem’le başlayan bir dîn olarak kabul eder ve dünyanın ilk dîni olduğunu savunur. (270)

Sabiîler’in inancına göre Âdem, tıpkı diğer insanlar gibi bir erkekle bir dişiden dünyaya gelmiş bir insandı. Yani anne babası vardı. O’nu diğer insanlardan ayırteden tek şey, Ay Tanrısı Sin tarafından gönderilmiş bir peygamber olmasıydı. Bundan dolayı da O insanları Ay’a tapınmaya davet etmiş ve ziraat ile ilgili çeşitli eserler yazmıştır. (271)

Tevrat ve Kur’ân’da geçen, Tanrı’nın Âdem’i yarattıktan sonra O’na bütün kelimeleri, her şeyin ismini öğretmesine (272) açıklık getiren Sabiî dîn bilginleri, bunları kendisine Tanrı’nın değil hocasının öğrettiğini söylemektedirler. Sabiîler’e göre Âdem’in Sumbozger adında bir hocası vardı ve O’nun eğitiminden geçmişti, bütün bilgileri de hocası Sumbozger’den alıyordu. (273)

Yaşadığı 10. yy’da Süryanice’den Arapça’ya birçok eser tercüme ederek İslamî ilim havzasına kazandıran Keldanî mütercim, astrolog ve simyacı İbn-i Vahşiye ya da tam adıyla Ebû Bekr Ahmed bin Ali bin Qays bin Muxtar el- Keldanî (950 – 1009)’nin Süryanice’den Arapça’ya tercüme ettiği Sabiî dinî metinlerden oluşan “Filaha en- Nebatiyye” (Bitki Tarımı veya Nebatî Tarımı) adlı kitapta, Hz. Âdem’in anne babasının olduğu ve bütün insanların değil, sadece Kenanlılar’ın, Kasdanîler’in, Hasdanîler’in ve Soranîler’in (Kürtler’in) Âdem’in soyundan geldiği iddiâ edilmektedir. (274)

Bu düşünce daha sonra Endülüslü ünlü Yahudî doktor, şair ve filozof Yehuda ben Şamuel ha-Levi (1075 – 1141) tarafından da seslendirilmiştir. (275) Aynı düşünce daha sonra, tarihin gelmiş geçmiş en büyük ve en adaletli imparatoru kabul edilen ve Yahudîler’in çok yakın dostu olan Kürt lider Selahaddîn Eyyubî ya da tam adıyla Melik’un- Nasr bavê Muzaffer Selahaddîn Yusuf kurê Necmeddîn Eyyubî el- Şadî el- Kurdî (1138 – 93)’nin yakın dostu ve baş doktoru olup (276), Yahudî bilginler arasında “İkinci Musa” olarak anılan Endülüslü dünyaca ünlü Yahudî filozof, hahambaşı, yasa koyucu, Talmud bilgini ve doktor Moşe ben Meymun ya da tam adıyla Rabbi ebû İmran Moşe ben Ubeydullah Meymun el- Qurtabî (1135 – 1204) tarafından da dile getirilmiştir. (277)

Hristiyan iken pagan dînine dönen Roma İmparatoru Dönme İulianós ya da gerçek adıyla Flávios Klaúdios İulianós (331 – 63), Hristiyan bir rahibe yazdığı mektubunda, insanlığın tek bir çiftten gelmiş olmasının mümkün olmadığını ve Tanrılar’ın aynı anda çok sayıda insan meydana getirdiğini ifade etmektedir. (278)

Ortaçağ’da ünlü Fransız teolog, yazar ve hukukçu Isaac de la Peyrère (1596 – 1676), nerdeyse bütün dînlerin kabul ettiği monogenizm (insanlığın tamamının tek bir çiftten geldiği) inancının aksine, 1655 yılında Latince olarak kaleme aldığı “Systema Theologicum ex Prae-Adamitarum Hypothesi” adlı eserinde, “poligenizm” (insanların tek bir soydan gelmediği) görüşünü savunmuş, Âdem’in yalnızca seçkin millet olan Yahudîler’in atası olduğunu ve O’ndan önce de başka insanların yaratıldığını ileri sürmüştür. (279) La Peyrère’in bu eseri 17. yy Avrupa’sında büyük çalkantılara yol açtı. Hem Katolikler hem Protestanlar tarafından şiddetli eleştirilere ve reddiyelere maruz kaldı. La Peyrère’in kitabı Fransa’nın bugünkü başkenti Paris’te halkın gözü önünde yakılmış ve kendisi de bugünkü Belçika’nın başkenti Brüksel (Brussel; Bruxelles)’de tutuklanarak 6 ay hapis yatmıştır. Görüşlerinden vazgeçtiğini itiraf edip Kalvinizm’den Katoliklik’e geçtiğini beyan ettikten sonra serbest bırakılsa da, aslında bunun bir takiyye olduğu ve yazarın görüşlerinden hiçbir zaman vazgeçmediği gibi, ömrünü konuyla ilgili daha fazla delil bulmakla geçirdiği anlaşılmıştır. (280)

Sömürgeci beyazlar tarafından “Amerika” olarak nitelendirilmiş Kızılderili Kıtası yerlilerinin farklı bir kökene sahip olduğu yönündeki ilk teori, 16. yy’ın önemli bilim insanlarından biri olup “modern tıbbın kurucularından biri” olarak kabul edilen İsviçreli doktor ve kimyager Paracelsus ya da gerçek adıyla Philippus Theophrastus Aureolus Bombast von Hohenheim (1493 – 1541) tarafından ileri sürülmüştür. Tevrat’taki insanın yaratılışına ilişkin anlatıyı kabul etmekle birlikte Paracelsus, dünyanın en ücra köşelerinde şimdiye kadar hiç bilinmeyen adalarda bulunan insanların Âdem’in soyundan gelmelerini mümkün görmemiştir. Monogenizmden kopmamakla birlikte ortaya çıkan bu yeni durumu izah etme açısından poligenizmi mantıklı bulan Paracelsus’a göre dünyayı iskân eden insanlar Âdem’in çocuklarından ibaret değildi. Bazı bölgeler Âdem’in haricinde yaratılan başka insanların soyundan gelenlerle doldurulmuştu. Paracelsus’a göre, “Tanrı bu saklı beldeleri boş bırakma niyetinde olmadığı için buraları mucizevî şekilde başka insanlarla iskân etmiştir. Bundan dolayı saklı beldelerin halklarının Âdem’in soyundan geldiğini ispat etmek gerekmez” idi. (281)Aynı anda yaratılan eşdeğer iki Âdem ve bunların soyundan gelen eşdeğer iki insanlık soyundan bahsetmenin “sapkın” addedileceğini bildiği için Paracelsus, tekfir edilmekten veya canının tehlikeye girmesinden korktuğu için, yazdıklarına, yeni keşfedilen topraklarda yaşayan insanların Nûh Tufanı’ndan sonra yaratıldığını ve bunların rûhunun olmadığını ilave etmiştir. (282)

Nev-i şahsına münhasır bir ülke olan Türkiye’de de günümüzde yaşayan bazı ilahiyatçılar, Hz. Âdem’in tıpkı bizim gibi doğduğu ve bir anne babasının olduğu gibi fikirler ileri sürmüşlerdir. Üstelik delil olarak da Kur’ân’ı, “İnsan” sûresinde geçen “Biz insanı bir meniden (spermden) yarattık” (283) âyetini göstermişlerdir. Gerçi “Türkiye” dedikten sonra ortada konunun bir ciddiyeti kalmıyor ama bir kere demiş bulunduk, devam edelim: Türkiye’deki bazı ilahiyatçılar da Âdem’in çocuklarının kardeş kardeşe evlendirilmelerinin temel insanî ahlâkî normlara uymadığından hareketle, vicdanları kabul etmediği için, Allah’ın bir değil “birden fazla Âdemler” yarattığını ileri sürmüştür. Bu aynı ilahiyatçılar, yine vicdanları kabul etmediği için, “huri”yi “üzüm tanesi” ve “cariye”yi de “sohbet arkadaşı” yapmışlardır. Üzüm, “asmagiller” familyasından güzel bir meyve. Dünyanın 5 kıtasında da yetişiyor. Fakat iş bu ne mutlu Türkiyeli ilahiyatçılar, “göğüsleri tomurcuklanmış” ve “tomurcuk memeli” üzüm cinsinin nasıl bir tür üzüm çeşidi olduğu ile ilgili bir bilgi vermedikleri için, tarım ve botanik dünyasını bu konuda karanlıkta bırakmışlardır. Bunların marifetleri bunlarla sınırlı değil tabiî. Dedik ya, “Türkiye” dedikten sonra artık ortada konunun bir ciddiyeti kalmıyor. Türkçe’ye dahi geçmiş ve günlük yaşamımızda kullandığımız “darebe” (“darbetmek” yani “dövmek”, hatta ekmek su kadar çok kullandığımız “darbe” kelimesi de burdan gelir) fiilini dahi nerdeyse “eşinize çiçek verin” şeklinde çevirecekler. Bir “devekuşu yumurtası” ile NASA’nın bile henüz keşfetmediği gezegenleri Kur’ân’ın içinde keşfeden, YouTube sayesinde çevreleri genişledikçe “evreni de sürekli genişleten” bu ne mutlu Türk ilahiyatçılar, “evrim teorisi”ni dahi çıkıp açık açık savunuyor ve bu teorinin İslam’la ve Kur’ân’la çelişmediğini söyleyecek kadar ileri gidebiliyorlar. (284)

“Dîn” kimsenin babasının malı olmadığına göre ve hele hele İslam’da “dîn adamı” diye bir rûhban sınıfı olmadığına göre, müsaade ederlerse bu fakir de kendi düşüncesini söylesin:

Tekfirci bir insan değilim ve hatta tekfircilik en nefret ettiğim şeydir. Fakat “ilim namusu” diye birşey var. O da, Kitab’ı çarpıtmamayı ve doğru tefsir etmeyi gerektirir. İslamî ve Kur’ânî bilgilerime dayanarak kesin ve net biçimde diyebilirim ki, Hz. Âdem’in anne babasının olduğunu söylemek, açık bir şekilde küfürdür. Hele “evrim teorisi”ni savunmak, Allah muhafazâ, kişiyi dînden çıkarır. İslam, Hristiyanlık, Musevîlik hatta Zerdüştîlik, her dört dîne göre de dînden çıkarsın. Evrim teorisini savunan bir insanın Müslüman kalması mümkün değildir, Hristiyan veya Musevî kalması da mümkün değildir.

Yanlış anlaşılmasın: Bunlar “bana göre” böyle değil, “kutsal kitaplara göre” böyledir. Bana kalırsa, isteyen istediği yerde kalsın, kimsenin ne varlığından ne de yokluğundan rahatsız olurum. Fakat birşey bana göre böyledir diye, böyle olmasını istiyorum diye, kalkıp da dînleri ve kutsal kitapları kendi heva ve hevesime göre çarpıtmaya hakkım yoktur. Normal bir insanın kaleme aldığı kitapları bile çarpıtmaya hakkımız yoktur, kimsenin yoktur.

Bir husus daha yanlış anlaşılmasın: Bunu yapan isimlerin çoğu, hatta tamamı, sevdiğim ve değer verdiğim insanlardır. Hatta bir kısmı da yakın dostlarım, kardeşlerim, büyüklerimdir. Fakat ilim konuşuyoruz burda ve ilim “hatır – gönül işine” bakmıyor. İnşallah onların savunduğu tezlerin yanlışlığını belirtiyorum diye o naif kalpleri kırılmaz.

Elbette isteyen istediği şeye inanır, istediği şeyi savunur. Meseleye “fikir özgürlüğü” açısından bakarsak, o zaman sorun yok. Kimsenin fikirlerinden dolayı dışlanmasına, öcüleştirilmesine, hele hele linç kampanyalarına maruz bırakılmasına razı gelmem ve hayatım boyunca da bu bağnazlığa karşı mücadele ettim zaten. Ayrıca bahsini ettiğim dışlanmaya, öcüleştirilmeye ve linç kampanyalarına en fazla maruz kalanlardan biri, “Kadın Peygamberler” adlı çalışmamdan dolayı ve ayrıca Kürt meselesindeki hakkaniyetli duruşumdan dolayı, bizzat benim. Ancak “fikir özgürlüğü” başka şeydir, “ilim namusu” başka şey. Bizim burda mevzûmuz “ilim namusu”dur, “fikir özgürlüğü” değil. “Ben evrime inanıyorum” veya “Ben Âdem’le Havva’nın ilk insanlar olmadığına inanıyorum” demek “fikir özgürlüğü”dür, böyle inanan herkesin bunu seslendirmeye hakkı vardır; fakat “Evrim teorisi İslam’a aykırı değil” veya “Kur’ân’a göre Âdem’le Havva’nın anne babası vardır” demek “fikir özgürlüğü” değil yalan ve çarpıtmadır, “ilim namusu”nu çiğnemektir. Herkesin her türlü inancını ve düşüncesini ifade etmeye ve savunmaya hakkı vardır, ancak hiç kimsenin bir metni, bir dîni çarpıtmaya hakkı yoktur.

“Evrim teorisi Kur’ân’a aykırı değil”“Kur’ân’da evrimi destekleyen âyetler var” demek, tamamen yalan ve çarpıtmadır! Kur’ân’a iftiradır! Kur’ân’da bırakın evrimi destekleyecek en ufak bir vurgunun olmasını, böyle bir imâ dahi yoktur. Tevrat ve İncil’de de yoktur. Dünyanın hiçbir dîninde ve hiçbir kutsal kitabında yoktur.

Tevrat, İncil ve Kur’ân, her üç kutsal kitaba göre de, Hz. Âdem ve Hz. Havva, Allah tarafından yaratılan ilk insanlardır. (285) Anne babaları yoktur; bizler gibi bir kadının karnında 9 ay kaldıktan sonra dünyaya gelmemişlerdir. Ayrıca herhangi bir evrim sürecinin sonunda da oluşmamışlardır. Allah “Ol” demiş ve olmuşlardır:

וַיֹּ֣אמֶר אֱלֹהִ֔ים נַֽעֲשֶׂ֥ה אָדָ֛ם בְּצַלְמֵ֖נוּ כִּדְמוּתֵ֑נוּ וְיִרְדּוּ֩ בִדְגַ֨ת הַיָּ֜ם וּבְעֹ֣וף הַשָּׁמַ֗יִם וּבַבְּהֵמָה֙ וּבְכָל־הָאָ֔רֶץ וּבְכָל־הָרֶ֖מֶשׂ הָֽרֹמֵ֥שׂ עַל־הָאָֽרֶץ׃ וַיִּבְרָ֨א אֱלֹהִ֤ים׀ אֶת־הָֽאָדָם֙ בְּצַלְמֹ֔ו בְּצֶ֥לֶם אֱלֹהִ֖ים בָּרָ֣א אֹתֹ֑ו זָכָ֥ר וּנְקֵבָ֖ה בָּרָ֥א אֹתָֽם׃ וַיְבָ֣רֶךְ אֹתָם֮ אֱלֹהִים֒ וַיֹּ֨אמֶר לָהֶ֜ם אֱלֹהִ֗ים פְּר֥וּ וּרְב֛וּ וּמִלְא֥וּ אֶת־הָאָ֖רֶץ וְכִבְשֻׁ֑הָ וּרְד֞וּ בִּדְגַ֤ת הַיָּם֙ וּבְעֹ֣וף הַשָּׁמַ֔יִם וּבְכָל־חַיָּ֖ה הָֽרֹמֶ֥שֶׂת עַל־הָאָֽרֶץ׃ וַיֹּ֣אמֶר אֱלֹהִ֗ים הִנֵּה֩ נָתַ֨תִּי לָכֶ֜ם אֶת־כָּל־עֵ֣שֶׂב׀ זֹרֵ֣עַ זֶ֗רַע אֲשֶׁר֙ עַל־פְּנֵ֣י כָל־הָאָ֔רֶץ וְאֶת־כָּל־הָעֵ֛ץ אֲשֶׁר־בֹּ֥ו פְרִי־עֵ֖ץ זֹרֵ֣עַ זָ֑רַע לָכֶ֥ם יִֽהְיֶ֖ה לְאָכְלָֽה׃ וּֽלְכָל־חַיַּ֣ת הָ֠אָרֶץ וּלְכָל־עֹ֨וף הַשָּׁמַ֜יִם וּלְכֹ֣ל׀ רֹומֵ֣שׂ עַל־הָאָ֗רֶץ אֲשֶׁר־בֹּו֙ נֶ֣פֶשׁ חַיָּ֔ה אֶת־כָּל־יֶ֥רֶק עֵ֖שֶׂב לְאָכְלָ֑ה וַֽיְהִי־כֵֽן׃

“Tanrı, ‘Kendi suretimizde, kendimize benzer insan yaratalım’ dedi, ‘Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.’ Tanrı insanı kendi suretinde yarattı, onu Tanrı’nın suretinde yarattı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı. Onları kutsayarak, ‘Verimli olun, çoğalın’ dedi, ‘Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun. İşte yeryüzünde tohum veren her otu, tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak. Yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara, sürüngenlere, soluk alıp veren bütün hayvanlara yiyecek olarak yeşil otları veriyorum.’ Ve öyle oldu.” (286)

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ين قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ

“Hani Rabb’in meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?’ dediler. (Bunun üzerine) Allah (da)‘Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ buyurdu. Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bunları meleklere gösterip, ‘Sözünüzde doğru iseniz şunların isimlerini bana söyleyin’ dedi. Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz Sensin’ cevabını verdiler. Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir’ dedi. Onlara bunların isimlerini bildirince de, ‘Size ben göklerin ve yerin gizlisini kesinlikle bilirim; yine sizin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilirim demedim mi?’ buyurdu. Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ dediğimizde İblis dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu. ‘Ey Âdem! Sen ve eşin Cennet’te oturun, orada istediğiniz yerden rahatça yiyip için ve şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz’ dedik.” (287)

Dînlere ve kutsal kitaplara göre ilk insanların yaratılışı ve “insanın kökeni” bu şekilde.

Semavî dînler olan Musevîlik, Hristiyanlık ve İslam’a göre, Tanrı tarafından yaratılan ilk insanlar, Hz. Âdem ile Hz. Havva’dır. Kutsal kitaplar Tevrat, İncil ve Kur’ân’da bu açık bir şekilde belirtilir. (288)

Tevrat, İncil ve Kur’ân’da “insanın yaratılışı” ve “dünyadaki insan yaşamının başlangıcı” hikâyesi, ana hatlarıyla ve net şekilde, hiçbir yoruma mahal vermeyecek biçimde şöyledir:

Allah insanı kendi suretinde (289), topraktan (290) / çamurdan (291) / kuru bir balçıktan (292) yaratır, onları erkek ve dişi olarak yaratır (293). Ne evrim var, ne de anne babaları. Evrim terorisinin Kur’ân’a aykırı olmadığını iddiâ etmek, Kur’ân âyetlerini bilim insanlarının ortaya attığı teorilere ve hezeyanlara yamama çabasıdır; Âdem’le Havva’nın anne babasının olduğunu iddiâ etmek de, arkeolojik bulgular karşısında içine düşülen acziyetten kurtulma çabasıdır, Tevrat ve Kur’ân’da anlatılan insanlığın başlangıç tarihini arkeolojik bulgularla bağdaştırma çabasıdır. İkisi de sahtekârlıktır. Dürüstlük değildir, “ilim namusu”nu ayaklar altında çiğnemektir. Allah ilk insanlar olan Âdem ile Havva’yı yarattıktan sonra, onlara bütün kelimeleri, her şeyin ismini öğretir. (294) Burdan bile bir evrimin olmadığı anlaşılıyor. Dil, öyle tabiât seslerini taklit ederek, su ve kuş sesini, hayvan seslerini taklit ederek, mağarada veya av esnasında “glu glu” veya “ugu ugu” türü sesler çıkararak zaman içinde meydana gelmiş birşey değil. Dil, kutsal kitaplara göre insan ürünü değildir. Dünyada konuşulan ilk dili bizzat Allah insanlara öğretmiştir. Dünyada konuşulan ve halen konuşulmaya devam eden diğer bütün diller de o ilk dilden türemiştir. Zaten Kur’ân’da “dillerin Allah’ın âyeti olduğunun” belirtilmesi (295) de bu yüzdendir. Diller insan ürünü olsaydı, Kur’ân diller için “Allah’ın âyeti” demezdi. Allah ilk insanı yarattıktan sonra, meleklere, yarattığı insana secde etmelerini emreder. Tüm melekler secde ederler, sadece Azazil (İblis yani Şeytan) secde etmez, bu emre itaat etmez. Böylece Şeytan lanetlenip kovulur. (296) Allah bir Cennet yaratır ve Âdem’le Havva’yı o Cennet’e koyar. (297) Onlara Cennet’teki her nimetten dilediklerince yiyip içeceklerini söyler ama sadece bir tane ağacın meyvesini yasaklar. (298)  Şeytan ikisini de kandırır ve yasak meyveyi yerler. (299) Böylece Âdem’le Havva Cennet’ten kovulurlar (300) ve dünyadaki normal insan yaşamı bu şekilde başlar. Âdem’le Havva’nın ikiz erkek çocukları olur. Büyük çocuğun ismi Kabil (Kayin), ikincisinin Habil (Abel)’dir. (301) Sonra ikisi toprak kavgasına tutuşurlar ve Allah her iki kardeşten birer kurban sunmalarını ister. Allah küçük kardeş Habil’in sunusunu kabul eder, ama büyük kardeş Kabil’inkini kabul etmez. (302) Bunun üzerine Kabil, kardeşi Habil’i öldürür. (303) Yeryüzünde ilk cinayet bu şekilde işlenir. Sonra Âdem ve Havva kız – erkek yeni çocuklar doğururlar. Çocuklar birbirleriyle kardeş kardeşe evlenirler. Kabil karısıyla (aynı zamanda kızkardeşi) yatar ve çocukları ve torunları olur. (304) Âdem – Havva’nın en küçük çocuğu olan Hz. Şit (as) de karısıyla (aynı zamanda kızkardeşi) yatar ve O’nun da çocukları ve torunları olur. (305) İnsan soyu bu şekilde üremeye başlamıştır.

     “İnsanın kökeni” ve “dünyadaki insan yaşamının başlangıcı” hikâyesi, semavî dînlere ait kutsal kitaplar Tevrat, İncil ve Kur’ân’da tam olarak böyle.

Semavî dînlerden farklı olarak, Ezdaîlik (Ézidîlik) dîninde Şeytan’ın (İblis, Azazil) günahsız ve mâsum olduğuna inanılır. Tam anlamıyla bir “melek kültü” üzerine kurulu Ezdaîlik (Ézidîlik), semavî dînlerdeki meleklerin secde ettiği ve “eşref-i mahlûkat” olarak onurlandırılan insan yerine, meleklerin insandan üstte yer aldığı bir “eşref-i melaike” inancına sahiptir. Bizim “Şeytan” diyerek öcüleştirdiğimiz ve lanetlediğimiz İblis (Azazil) adlı melek, Ezdaîlik (Ézidîlik) dîninde Melek-i Tavus olarak adlandırılır ve en büyük melektir. Allah’tan sonra O gelir. (306)

Baş melek Melek-i Tavus, tavuskuşu ile sembolize edilir. Bugün dahi Kürdistan’da herhangi bir Kürt evine misafirliğe gittiğinizde, duvarda, üzerinde tavuskuşunun bulunduğu bir halının asılı olduğunu görürsünüz. Müslüman Kürtler’in evlerinde dahi vardır bu halı (bizim evimizde de vardı). İşte bu inançtan kalma bir gelenektir bu. Kürtler, binyıllar boyunca Zerdüştîlik, Musevîlik, Hristiyanlık, Manicilik, İslam gibi dînleri benimsemiş, ama Ezdaî (Ézidî) inancından kalma bu geleneği terketmemiştir.

Dünyanın en eski dînlerinden biri olan ve günümüzde sadece Kürtler arasında yaşayan bir dîn olan Ezdaîlik’in kutsal kitabı olup Kürtçe bir kutsal kitap olan ve ismi Kürtçe’de “Siyah Mushaf” anlamına gelen Mushafa Reş’te, meleklerin ve Âdem’le Havva’nın yaratılışı, diğer meleklerin insana secde ederken baş melek Melek-i Tavus’un (Azazil, İblis) secde etmemesi çok çarpıcı ve etkileyici bir şekilde işlenir.

Mushafa Reş’te yaratılış şu şekilde anlatılır:

     “Allah önce kendi esrarından bir beyaz inci ve Enfar denilen bir kuş yarattı. Bu inci tam kırkbin yıl bu kuşun sırtında durdu.

     Sonra Allah yedi melek yaratmaya başladı.

     İlk gün Pazar, Azazil ismi verilen Melek-i Tavus’u yarattı. Bu baş melektir, tüm meleklerin başkanı ve tavusudur.

     Pazartesi günü Derdail adlı meleği yarattı.

     Salı günü İsrafil adlı meleği yarattı.

     Çarşamba günü Cebrail adlı meleği yarattı.

     Perşembe günü Azrail adlı meleği yarattı.

     Cuma günü Şemnail adlı meleği yarattı.

     Cumartesi günü de Nurail adlı meleği yarattı.

     Melekleri yarattıktan sonra, ilk yarattığı melek olan Melek-i Tavus’u bütün meleklerin başına lider yaptı. Sonra bütün meleklere şu ilk buyruğunu söyledi: ‘Sizin bir tek İlah’ınız var, o da Ben’im. Benden başka hiç kimseye secde etmeyin!’

     Daha sonra göğü, Dünya’yı, Güneş’i ve Ay’ı yarattı. Sonra yedi kat gök ve yedi kat yeri suretlendirmek için kuşları ve vahşi hayvanları yarattı ve melekler de, bütün bu süre içinde sözü geçen incinin içinde idiler.

     Yedinci günde bu inciden çıktılar. Yedi melek hamd ve tespihler okuyarak Allah’ın etrafını sardılar.

     Sonra Allah yüksek bir sesle inciye haykırdı ve inci dörde bölündü. Parçalanan inciden su fışkırdı ve denizler böyle oluştu.

     Dünya yuvarlaktı ama yarıkları henüz yoktu. Sonra Cebrail’i bir kuş şekline dönüştürdü ve dört tarafını düzenlemesi için dünyayı ellerine teslim etti.

     Allah sonra bir gemi yarattı ve orada otuzbin yıl kaldı. Bin yıl sonra gelip Laleş’e (Güney Kürdistan’da, Ézidîler’in kutsal mekânı) yerleşti.

     Allah Laleş’ten dünyaya haykırdı; deniz pıhtılaştı, dünya toprak oldu ve titremeye başladı.

     Sonra Cebrail’e beyaz incinin iki parçasını almasını buyurdu. Bunlardan birini Cennet Kapısı’nda dinlenirken yerin altına gömdü. Diğerinin içine ise Güneş’i ve Ay’ı yerleştirdi ve yıldızları da onların parçalarından yaratarak, onları süs için Cennet’e astı.

     Meyve veren ağaçlar da yarattı ve yeryüzündeki bitkileri de. Aynı şekilde dağları da yeryüzünü güzelleştirmek için O yarattı.

     Sonra Yüce Rabb, halının üzerindeki tahtına oturarak meleklere şöyle seslendi: ‘Ey melekler! Ben Âdem ile Havva’yı yaratacağım, onlar ilk insanlar olacak, bütün insanları da onlardan türeteceğim. Onlar yeryüzünde tek bir ümmet olacak. Ézidî halkı da onlardan türeyecek. Sonra Suriye topraklarından Şeyh Adiyy bin Musafir çıkacak, gelip Laleş’te oturacak.’

     Sonra Rabb kutsal toprağa (Laleş) indi ve Cebrail’e dünyanın dört bir yanından toprak getirmesini buyurdu. Rabb toprak, hava, su ve ateşi karıştırdı ve onunla Âdem’i yarattı, kendisine rûh üfledi.

     Allah insanı, Âdem’i yarattıktan sonra, meleklere, ‘Gelin Âdem’e secde edin!’ diye buyurdu. Bütün melekler emre uyarak Âdem’e secde ettiler, ama bir tek Azazil (Melek-i Tavus, = İblis, = Şeytansecde etmedi.

Allah Azazil’e, ‘Niçin emrime karşı geldin? Âdem’e secde etmenizi emrettiğim halde neden dediğimi yapmadın?’ diye sordu. Azazil, ‘Ey Yüce Tanrım! Sen bizi ilk yarattığında, bize, ‘Benden başkasına secde etmeyin’ diye buyurmamış mıydın? Ben Sen’in o ilk emrini unutmadım. Secdeye layık tek varlık Sen’sin. Bizi ve her şeyi Sen yarattın. Sen’i bırakıp yarattıklarına secde etmek, şirktir. Ben Sen’den başkasına asla secde etmem’ dedi.

     Sonra Allah Cebrail’e, Âdem’i Cennet’e koymasını emretti. Âdem Cennet’te her yeşil bitkinin meyvesinden yiyebilirdi, ama sadece buğday yememeliydi.

     Azazil, çok sevdiği Allah ile arasına küskünlük girmesine sebep olduğu için, Âdem’e kin tuttu. Âdem’den bunun intikamını almak için fırsat kolluyordu.

     Yüz yıl sonra Azazil, Allah’a dedi ki, ‘Âdem nasıl çoğalacak? Soyu nerede?’ Bunun üzerine Allah, ‘Bu işi sana tevdi ediyorum, seni görevlendiriyorum’ dedi.

     Sonra Azazil Âdem’i kandırmak için Cennet’e geldi ve O’na, ‘Buğdayı yedin mi?’ diye sordu. Âdem, ‘Hayır, çünkü Allah bana buğdayı yememi yasakladı’ cevabını verdi. Bunun üzerine Azazil, ‘Sen buğdayı yersen senin için çok güzel olacak, o zaman sana daha güzel şeyler veilecektir’ dedi. Âdem bu sözlere kanarak buğdayı yedi ve karnı şişti. Azazil de Âdem’i Cennet’ten çıkardı ve yeryüzüne indirdi. Ondan sonra kendisi tekrar göğe yükselip Cennet’e oturdu.

     Âdem yeryüzünde tek başına, çaresiz bir halde kaldı ve ne yapacağını şaşırdı. Karnı da yediği buğdaydan dolayı acı çekiyor ve sürekli ağrıyordu. Ağlamaya başladı.

     Allah Cebrail’e emir verdi ve Cebrail Âdem’e bir kuş gönderdi. Kuş, Âdem’in oturacağı yeri gagaladı ve bir delik açtı. Âdem rahat etti.

     Âdem yüz yıl yeryüzünde tek başına yaşadı. Canı sıkıldı. Acı çekiyor ve ağlıyor, sürekli tevbe ediyordu.

     Allah Cebrail’e bir daha emir verdi ve gidip Âdem’e bir eş yaratmasını buyurdu. Cebrail yeryüzüne indi ve Âdem’in sol böğründen Havva’yı yarattı.

     Âdem ile Havva’nın kırkı erkek kırkı kız seksen çocuğu oldu.

     Fakat daha sonra Âdem ile Havva, bu çocukların yetiştirilmesi konusunda anlaşmazlığa düşerek kavgaya tutuştular. Her biri, ‘En iyi ben bilirim’ diyordu.

     Allah tarafından, hangisinin haklı olduğunun anlaşılması için sınavdan geçirilmelerine karar verildi. Her biri bir küpün içine rûhlarını ve düşüncelerini doldurdular ve ağzını kırk gün kapattılar.

     Kırk gün sonra küplerin ağzını açtılar: Âdem’in küpünden bilgelik ve güzellik (Hz. Şit), Havva’nın küpünden sürüngenler, akrepler ve çıyanlar çıktı.

     Sonra Allah Âdem’e ikinci bir cinsiyet ve iki meme de verdi. Âdem kendi kendisini dölleyerek bir çocuk doğurdu.

     İşte Ézidî halkı Âdem’in o çocuğunun soyundan, diğer bütün insanlar da Havva’nın soyundan gelirler.

     Sonra Âdem ile Havva, Arafat Dağı’nda buluştular ve tekrar barıştılar.” (307)

Bazen şaşırarak, bazen beğenerek ve takdir ederek, bazen de tuhaf veya akıldışı bularak, ama baştan sona büyük bir merakla okuduğunuz Mushafa Reş’teki bu âyetlerde, semavî dînlerden hatta dünyadaki tüm dînlerden ayrı olarak insanın dikkatini öncelikli olarak çeken birkaç önemli nokta var:

1 – Büyük meleklerin sayısı semavî dînlerdeki gibi 4 değil 7’dir.

2 – Güneş ve Ay henüz yokken hatta evrenin kendisi yokken günler (Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba…) nasıl var, insan sormadan edemiyor. Ancak bu sorunun muhatabı sadece Ézidîler değil, aynı zamanda Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudîler’dir de. Çünkü aynı tuhaflık, onların anlatımlarında da var.

3 – İnsan denen canlı türü henüz yokken ve daha yaratılmamışken, Allah’tan ve meleklerden başka hiçbir varlık yokken, meleklerin isimleri neden bir “insan dili” olan İbranice’dir? “Azazil” (Azazel)“Cebrail” (Gabriel)“Azrail” (Azrael)“İsrafil” (Rafael)“Mikail” (Mixael), bu isimlerin hepsi İbranice. Oysa bırakın İbraniler’i, henüz insan bile yaratılmamış! Hatta isimlerin sonundaki “-İl” (-El), Kenan Tanrısı El’in ismidir. Aşağıda size bu Tanrı’nın fotoğrafını bile dipnot olarak sunuyorum. (308) Örneğin Tevrat’ta da İncil’de de Kur’ân’da da “Cebrail’i biz gönderdik” diyor (309) ama Cebrail (Gabriel)’in – ve diğer tüm meleklerin de – isimlerinde ne Yehova var ne Allah; Kenan Tanrısı El var. Bu soruyu can korkusundan dolayı Yahudîler’e, Hristiyanlar’a ve Müslümanlar’a sormaya cesaret edemediğim için, bana hiçbir zarar vermeyeceklerinden emin olduğum gariban Ézidîler’e sorayım bari.

4 – Yukarıdaki maddeyle bağlantılı olarak başka bir akıl sorusu: Melekler başka bir canlı türü (varlık), biz insanlar ise başka bir canlı türüyüz. Bir canlı, başka bir canlı türünün dilinde isim taşır mı? Bilindiği gibi ve bilimsel olarak da kanıtlandığı üzere, hayvanların ve bitkilerin de dilleri vardır ve kendi aralarında iletişim kurdukları bir dile sahipler. (310) Örneğin biz insanlar, başka bir canlı türü olan ineklerin, eşeklerin, koyunların, kuşların, yılanların veya karıncaların konuştukları dillerde isimler taşıyor muyuz? Hayır, kendimize, çocuklarımıza ve etrafımızdaki her şeye isim verirken, kendi türümüz olan insanların konuştuğu dillerde (Kürtçe, Türkçe, Farsça, Arapça, İbranice, Almanca, Fransızca…) isimler veriyoruz. Melekler nasıl olur da ayrı bir canlı türü olan insanların konuştuğu bir dilde isimler taşıyorlar? O canlı türü (insan) de daha odur hiç yokken üstelik. Bu soruyu da can korkusundan dolayı Yahudîler’e, Hristiyanlar’a ve Müslümanlar’a sormaya cesaret edemediğim için, bana hiçbir zarar vermeyeceklerinden emin olduğum gariban Ézidîler’e soruyorum.

5 – Kuşlar ve yabanî hayvanlar, Dünya henüz hamken yaratılıyor. Yani henüz dağlar, denizler hatta bitkiler dahi yokken. Habitatsız bir gezegende nasıl yaşamışlar, bilemiyoruz.

6 – Dünyanın yuvarlak olduğunun bilinmediği ve düz olduğunun sanıldığı bir zamana ait bu kutsal kitapta dünyanın yuvarlak olduğunun net biçimde söylenmiş olması, benim dikkatimi cezbeden en harika şey oldu. (O ifadeler sonradan eklenmemişse tabiî. Sonuçta, bizde olduğu gibi, onlarda da “devekuşu yumurtası”ndan civcivler çıkar yani, bu o kadar zor değil.)

7 – Dünya’yı Allah yaratıyor ama gezegene şeklini veren Cebrail’dir.

8 – Allah’ın gelip Kürdistan’daki Laleş Dağı’na indiği anlatılıyor. Tevrat’ta da Allah’ın gelip Mısır ile İsrail arasındaki Sina Dağı’na indiği anlatılır. (311) Bunu yorum yapmadan geçiyorum.

9 – Allah, melek olsun, cin olsun, insan olsun, hayvanlar ve bitkiler olsun, yarattığı bütün mahlukata “Benden başkasına secde etmeyin” buyuruyor. Çünkü “tevhîd” inancı bunu gerektirir; Allah’tan başkasına secde etmek “şirk”tir. Fakat Allah, insanı yarattıktan sonra, meleklerden insana secde etmelerini emrediyor. Aynı anlatım, Kur’ân-ı Kerîm’de de var. (312) Bizim “İblis”, “Şeytan” olarak andığımız Azazil (Melek-i Tavus) secde etmiyor, ama diğer melekler ediyor. İslam’a göre İblis (Azazil, Melek-i Tavus) bu nedenle Allah tarafından lanetleniyor ve kovuluyor. Fakat Ezdaîlik (Ézidîlik) inancına göre doğru yapan İblis (Azazil, Melek-i Tavus)’tir, diğer melekler değil. (Bu konu asıl konumuz olduğu için birazdan biraz daha açacağım)

10 – Âdem’i Cennet’e yerleştiren Cebrail’dir, Allah değil.

11 – Semavî dînlerde Cennet’teki “yasak bitki” bir elma iken, burada buğdaydır. (Buğday, gıdaların anası ve beslenmenin temelidir; çünkü ekmek buğdayla yapılır. Buğday olmazsa kıtlık olur, buğday olursa kıtlık olmaz. Fakat çoook çok ilginçtir: Kürtçe’de hem “buğday” kelimesi hem de “kıtlık” kelimesi aynıdır; “genım” (ğenım). Birbirine taban tabana zıt hatta birinin olduğu yerde öbürünün olmadığı bu iki şeyin ismi aynıdır Kürtçe’de.)

12 – Âdem’i Cennet’e yerleştiren Cebrail iken, ordan çıkaran da Melek-i Tavus (Azazil, İblis)’tur. Ayrıca semavî dînlerdekinin aksine, bütün bunlar olurken Havva henüz yok, daha yaratılmamış.

13 – Âdem’i yaratan Allah’tır ama Havva’yı yaratan Cebrail’dir.

14 – Âdem ile Havva 80 çocuk doğurduktan sonra kavga ediyorlar. Sevgili okurlarım belki bunu da garip karşılayacaklardır ama bana sorarsanız o zamana kadar hiç kavga etmemiş olmaları garip.

15 – Bir kutsal kitap, çocuk bakımı ve eğitimi konusunda, babanın anneden daha bilgili ve donanımlı olduğunu söylüyor. Hayatında hiç çocuk bakmamış bekâr bir erkek bile söylemez böyle bir şeyi.

16 – Âdem ve Havva, rûhlarını ve düşüncelerini bir küpün içine koyuyorlar ve 40 gün kapatıyorlar. 40 gün sonra küpleri açıyorlar. Âdem’in küpünden Hz. Şit (as) yani bilgelik ve güzellik, Havva’nın küpünden sürüngenler, akrepler ve çıyanlar çıkıyor. Burada kadının ve kadınlığın alenen aşağılandığını görüyoruz. Diğer tüm dînlerde olduğu gibi. Sebebini anlamak zor, ama kadın düşmanlığı, dînlerin mayasında var sanki. Fakat dînlerdeki bu kadın düşmanlığını, son çıkan 3 ciltlik “Kadın Peygamberler” adlı eserimde en radikal bir şekilde eleştirdiğim için, burada üzerinde durmayacağım. Orada 1019 sayfa yazdım çünkü. (313)

17 – Yahudîler’deki “üstün ırk” saçmalığı burda da var. Ézidîler Âdem’in soyundan, diğer bütün insanlar da Havva’nın soyundan geliyormuş! Gerçi Âdem’in soyundan gelmek, Havva’nın soyundan gelmeye karşı nasıl bir üstünlük sağlıyor, o da ayrı bir konu. Bir Ézidî’nin Ézidî olmayan biriyle asla evlenmemesi de bu yüzdendir, sebep budur. Ézidî olmayan bir anne babadan doğan birinin, istese de Ézidîlik dînine geçememesinin sebebi de budur. (314) Çünkü kendilerinin diğer insanlarla aynı ortak atadan geldiklerine inanmıyorlar. Yani bizleri “Âdemoğlu” olarak kabul etmiyorlar.

18 – İlginçtir ki, Müslümanlar’ın inancıyla uyumlu olarak, Âdem ile Havva’yı Mekke’deki Arafat Dağı’nda buluşturuyorlar. (Gerçi bu, İslam’dan buraya girmiş bir inanç olabilir. Sonuçta bu dînin bu inanç esaslarını koyan kişi olan Şeyh Adiyy bin Musafir, Lübnanlı Müslüman bir ailede doğmuş ve ömrünün bir kesitine kadar Müslüman yaşamış, hatta bir İslam sufî âlimi iken dînden çıkıp bu inancın temellerini atmış biri. Ve gene ilginçtir: Dışarıdan kimse bu dîne giremezken, teorisyeni Şeyh Adiyy’in kendisi bile İslam’dan girmiş bu dîne. Kendisi Âdem’in mi Havva’nın mı soyundan geliyor acaba? Önceden Müslüman olduğuna göre, Havva’nın soyundan geliyor demek ki. Ve bu dînin tüm mensupları Kürt iken, dînin teorisyeni olan bu kişi Kürt değil bir Arap. Gerçi neye ve niye şaşırıyoruz ki? Öylesine garip ve anlaşılmaz bir gezegende yaşıyoruz ki, Tanrılar bile terkedip gittiler.)

Diğer maddeleri bir tarafa bırakırsak, “birazdan biraz daha açacağım” dediğim 9 no’lu madde bence oldukça felsefik ve bir o kadar da etkileyicidir. Ben bir Müslüman olarak Ézidîler’in bu bakış açısını çok asil buluyorum.

Allah, melek olsun, cin olsun, insan olsun, hayvanlar ve bitkiler olsun, yarattığı bütün mahlukata “Benden başkasına secde etmeyin” buyuruyor. Çünkü “tevhîd” inancı bunu gerektirir; Allah’tan başkasına secde etmek “şirk”tir. Fakat Allah, insanı yarattıktan sonra, meleklerden insana secde etmelerini emrediyor. Bütün melekler secde ediyor, İblis (Azazil, Melek-i Tavus) hariç. Allah Azazil (İblis)’e, “Niçin emrime karşı geldin? Âdem’e secde etmenizi emrettiğim halde neden dediğimi yapmadın?” diye soruyor. Azazil (İblis) de, “Ey Yüce Tanrım! Sen bizi ilk yarattığında, bize, ‘Benden başkasına secde etmeyin’ diye buyurmamış mıydın? Ben Sen’in o ilk emrini unutmadım. Secdeye layık tek varlık Sen’sin. Bizi ve her şeyi Sen yarattın. Sen’i bırakıp yarattıklarına secde etmek, şirktir. Ben Sen’den başkasına asla secde etmem” diyor.

Peki, sizce burda doğru davranan gerçekten de diğer melekler midir, yoksa İblis (Azazil) midir? Semavî dînlerin (Musevîlik, Hristiyanlık, İslam) itikadına göre olaya baksak bile, yanlış davranan diğer meleklerdir, İblis değil.

Ézidîler bu hadiseye işte aynen böyle bakıyorlar. İblis (Azazil, Melek-i Tavus), Allah’ı o kadar seviyordu ki, O’ndan başkasına asla secde etmezdi. Bunu kendisinden isteyen bizzat Allah’ın kendisi olsa bile yapmazdı bunu. O kadar ki âşik idi Yaradan’a.

Bunu tıpkı şunun gibi düşünün: Diyelim ki siz eşinizi veya sevgilinizi o kadar çok seviyorsunuz ki, ona o derece âşıksınız ki, ondan başkasını gözünüz görmüyor, dönüp bakmıyorsunuz bile. Bir gün eşiniz veya sevgiliniz size gelip de, sizden, başka bir kadınla aşk yaşamanızı veya ilişkiye girmenizi isterse, bunu yapar mısınız? Bunu sizden bizzat o istese bile yapar mısınız? Yapmazsınız.

Bu dîn ve dînî topluluk için – özellikle Türkiye’de Müslüman Kürt ve Türk halkları tarafından – yanlış bilinen ve asılsız olan “Şeytan’a tapanlar” ithamının aslı astarı yoktur. Müslüman toplumlarda Ézidîler sanki “Satanistler” gibi birşey görülüyor ne yazık ki; oysa bu çok büyük bir haksızlık ve Ézidî halkına karşı büyük bir saygısızlıktır. Ézidîler Şeytan’a tapmazlar, iftiradır; tıpkı Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudîler ve Zerdüştîler gibi Allah’a taparlar. Fakat onlardan (bizden) farkları şudur: Cennet’te Şeytan’ın lanetlenmesi ve kovulması hadisesine inanmazlar ve bunun, insanlar tarafından Şeytan’a atılmış bir iftira olduğuna inanırlar. Şeytan’ın (Ézidîler Melek-i Tavus derler) günâhsız bir melek olduğuna inanırlar. Meleklerin en başta gelen özelliği “günâh işlememek” olduğuna göre ve Allah melekleri bu özellikte yarattığına göre, kendisi de bir melek olan İblis nasıl olur da günâh işleyebilir? Ézidîler’e göre kötülük, insanın kendi içindedir. İnsan, kendi yaptığı kötülüğün sorumluluğundan kurtulmak için, kendi iradesiyle işlediği suçların günâhını Şeytan’ın üzerine yıkmaktadır. Halbuki o günâhları insanlara Şeytan işlettirmiyor, insanlar o günâhları kendi iradeleriyle işliyorlar. (315)

Ayrıca isimlerinin “Ezidîler” veya “Yezidîler” şeklinde zikredilmesinden dolayı, hususen Irak ve İran’daki fanatik ve bağnaz Şiî toplumlarında bunlara karşı büyük bir kin ve nefret oluşuyor. Oysa bunların Kerbelâ Katliâmı’nın faili olan zalim Yezid bin Muaviye (646 – 83) ile uzaktan – yakından bir alakası yoktur. O tamamen alakasız bir isim benzerliğidir. Bunlar bu isimle tarih sahnesine çıktıklarında, bırakın Emevîler’i, daha İslamiyet bile doğmamıştı. Ezdaîlik (Ézidîlik) dîninde Tanrı’nın ismi Ezda’dır. “Ezdaî” veya “Ezidî” ise, “Tanrı’nın yolundan giden” demektir. Tanrı’nın ismi olan Ezda, Kürtçe bir isimdir; Kürtçe’deki “ez” (ben) ve “da” (verdi, var etti) sözcüklerinden oluşmuş bileşik bir kelimedir ve “Beni veren” (Beni var eden) yani “Beni yaratan” demektir. Kürtçe’de Tanrı’nın bir ismi de Xweda (Hüda)’dır ve Müslüman Kürtler Allah’a “Xweda” (Hüda) derler; Farslar da böyle der. Tanrı’nın bu ismi de Kürtçe’dir; Kürtçe’deki “xwe” (kendi kendine) ve “da” (verdi, var etti) sözcüklerinden oluşmuş bileşik bir kelimedir ve “Kendinden var olan” yani “Kendi kendini var eden” demektir. Yani “başka bir güç tarafından yaratılmamış, varlığı kendinden olan”. (316)

Âdem ile Havva inancının olduğu bir diğer dîn de, yine Kürdistan mahrecli bir dîn olan Sabiîlik (Mandaeizm)’tir. İslam, Hristiyanlık ve Musevîlik’in üçünden de daha eski bir dîn olan Sabiîlik inancına göre, Âdem, Ay Tanrısı Sin’in elçisi ve ilk peygamberidir. (317) Ancak Sabiîler’in bazı küçük kolları, Âdem’le Havva’yı ilk insanlar olarak kabul etmişlerdir. (318)

Sabiîler’in inancına göre Âdem, tıpkı diğer insanlar gibi bir erkekle bir dişiden dünyaya gelmiş bir insandı. Yani anne babası vardı. O’nu diğer insanlardan ayırteden tek şey, Ay Tanrısı Sin tarafından gönderilmiş bir peygamber olmasıydı. Bundan dolayı da O insanları Ay’a tapınmaya davet etmiş ve ziraat ile ilgili çeşitli eserler yazmıştır. (319) Tevrat ve Kur’ân’da geçen, Tanrı’nın Âdem’i yarattıktan sonra O’na bütün kelimeleri, her şeyin ismini öğretmesine (320) açıklık getiren Sabiî dîn bilginleri, bunları kendisine Tanrı’nın değil hocasının öğrettiğini söylemektedirler. Sabiîler’e göre Âdem’in Sumbozger adında bir hocası vardı ve O’nun eğitiminden geçmişti, bütün bilgileri de hocası Sumbozger’den alıyordu. (321)

İslam’dan sonra ortaya çıkan ve kendisini semavî dînlerin devamı olarak tanımlayan Bahaîlik inancı da ilk insanlar olarak Hz. Âdem ve Hz. Havva’yı kabul etmekle birlikte, kutsal kitaplardaki Âdem – Havva kıssasını sembolik bir anlatım olarak görür ve hikâyenin “ilahi gizemler ve evrensel anlamlar” içerdiğini belirtir. (322)

Âdem ile Havva inancının olduğu bir diğer dîn de Manicilik (Maniheizm) dînidir. Hz. İsa’dan iki yüzyıl sonra fakat Hz. Muhammed’den üç yüzyıl önce ortaya çıkan bir dîn olan Manicilik inancında, Âdem ile Havva konusu çok daha ilginç hatta rahatsız edici ve sinir bozucudur.

Manicilik’in kutsal kitabı Zindegan’da insanın yaratılışı şöyle anlatılır:

     “Yüceliğin babası, karanlık âleminin ışık âlemine sahip olma isteği karşısında onunla savaşmaya karar verdi. Ancak bu savaşa, krallığında yer alan ışık parçacıklarını göndermek istemedi. Çünkü onları savaş için değil, sükûnet ve barış için yaratmıştı. Bu nedenle karanlık güçleriyle bizzat kendisi savaşmaya karar verdi.

     Böylece ilk olarak büyük rûhu yarattı. Büyük rûhtan hayatın anası yaratıldı. Hayatın anası ise ilk insanı yarattı ve onu hava, ateş, rüzgâr, su ve ışıktan oluşan beş unsurla donattı.

     Yüceliğin babası tarafından yaratılan bu ilahî varlıkların tümü onun tezahürleridir.

     Hayatın anası tarafından beş unsurla donatılan ilk insan, melek Naçaşbat rehberliğinde karanlık dünyasına indi. Karanlık dünyası ilk insanı kendi ülkesinde görünce büyük memnuniyet duydu. ‘Uzakta aradığım şeyi yakınımda buldum’ diyerek onunla savaşmaya başladı. İlk insan savaşta yenilerek esir alındı ve ona ait beş unsurla karanlık güçleri birbirine karıştı. İlk insan bu yaşananlar sonucunda bilincini kaybetti ve nereye ait olduğunu unuttu.

     Bu, birinci yaratım sürecidir.

     İlk insanın savaşta yenilerek esir alınması, Tanrı’nın hatası değildi. Tüm yaşananlar O’nun iradesiyle gerçekleşmişti. İlk insanın fedâ edilmesi, karanlıktan kurtulmak için bir gereklilikti. Tanrı, karanlığın üstesinden gelmenin tek yolunun bu olduğunu bilmekteydi.

     Karanlık dünyası tarafından esir alınan ilk insan, bilincini tekrar kazanınca Tanrı’ya yedi kez dûâ etti. Bunu duyan hayatın anası, yüceliğin babasından onu kurtarması için ricada bulundu. Yüceliğin babası, ilk insanı kurtarmak için yine kendisinin tezahürlerinden ibaret bir dizi yaratım gerçekleştirdi.

     İlk olarak ışık dostunu yarattı. Sonrasında sırayla büyük mimar, hayat rûhu ve onun beş oğlu yaratıldı: Muhteşem koruyucu, büyük onur kralı, ışık adaması, ihtişam kralı ve taşıyıcı atlas.

     Bunlar karanlık dünyasının derinliklerine inerek ilk insanı ve karanlık güçleri tarafından yutulan beş oğlunu buldular. Hayat rûhu, ilk insana şu çağrıda bulundu: ‘Selam sana ey kötülüğün içindeki iyi insan, karanlığın içindeki aydınlık, kendilerinde onur hissi olmayan çirkin yaratıklar arasında yaşayan tanrı!’ İlk insan, ‘Huzur için gel! Barış ve sükûnet hazinesi için gel! Babalarımız, ışık oğulları kendi âlemlerinde nasıllar?’ dedi. Hayat rûhu, ‘Onlar iyiler’ cevabını verdi.

     Hayat rûhu, sağ elini ilk insana uzattı ve onu tutsaklıktan kurtararak ışık âlemine geri getirdi. İlk insan böylece karanlık güçlerinin esaretinden kurtarıldı, fakat kötü arkonlar tarafından yutulan beş oğlu hâlâ karanlık âleminde tutsaktı.

     Hayat rûhu ilk insanı kurtardıktan sonra ona ait olan beş ışık elementini kurtarma işine girişti. Bu kurtarma planı evrenin yaratılmasını gerekli kıldı. Evren, ışık elementlerinin karanlıktan arınmasını sağlayacaktı.

     Hayat rûhu bu kez karanlık güçleriyle savaşmak için beş oğlu eşliğinde tekrar karanlık âlemine indi. Arkonların derilerinden on göğü, bedenlerinden ise sekiz yeri yarattı. Onların parçalarından yeryüzünü ve kemiklerinden dağları yarattı. Işık elementlerini yutan arkonlardan bazılarını ise gökyüzüne zincirledi.

     Göklerin ve yerlerin yaratılmasının ardından hayat rûhu, karanlık güçleri tarafından yutulan ışık parçalarını üç kategoriye ayırdı. Bu ışık parçalarının hiç kirlenmemiş kısmından Güneş’i ve Ay’ı, az kirlenmiş kısmından yıldızları yarattı. Ağır düzeyde kirlenmiş ışık parçaları içinse rüzgâr, su ve ateşten oluşan üç çark oluşturdu.

     Hayat rûhu gökleri ve yerleri yerinde tutabilmek için oğullarını görevlendirdi. Bunlardan her biri kendine ait bir yetkiye sahip oldu. Muhteşem muhâfız sekizinci, dokuzuncu ve onuncu gökten sorumlu olurken, onur kralı geri kalan yedi gökten sorumlu tutuldu. İhtişam kralı üç çarkı döndürmekle görevlendirildi. Işık adaması yeryüzünde meydana gelen karışıklıkları önledi. Taşıyıcı atlas ise kalan yapıyı alttan destekledi.

     Kurtarılan ışık parçacıkları, ihtişam sütûnu aracılığıyla Ay’a ulaştılar ve arındırmanın ilk basamağı sonlanana kadar burada kaldılar. Böylelikle Ay, ışık parçacıklarıyla dolarken önce hilâl şeklini aldı ve yavaş yavaş dolunaya dönüşerek parlaklaştı. İlk arınma işleminden geçen ışık parçacıkları, oradan Güneş’e aktarıldı. Biriken ışık parçacıklarının Güneş’e aktarılmasıyla boşalan Ay, yeni ışık parçacıklarıyla tekrar dolmaya başladı. Bir müddet Güneş’te kalan ışık parçacıkları ise ikinci arınma işlemi tamamlandıktan sonra ışık cennetine gönderildiler. Bu sürekli tekrar etti.

     İkinci yaratım süreci evrenin yaratılmasıyla son buldu. Birinci ve ikinci yaratım sürecinin tanrıları, Yüce Tanrı’dan ışık parçalarının arındırılması için hazır hale getirilmiş düzeneği çalıştırmak üzere bir rehber göndermesini istediler. Yüce Tanrı bu isteği kabul etti ve üçüncü elçiyi yarattı.

     Üçüncü elçiden üç ilahî varlık zuhur etti: İhtişam sütûnu, muhteşem İsa ve ışık bakiresi. Üç çark, Güneş ve Ay arındırma işlevine başladı.

     Üçüncü elçi ve ışık bakiresi, ışık kayıklarına binerek karanlık dünyasının arkonları arasında dolaşmaya başladılar ve kendilerini erkek arkonlara cazibeli bir kadın, dişi arkonlara ise çekici bir erkek suretinde gösterdiler. Onların güzelliğini ve çekiciliğini gören erkek ve dişi arkonların gözleri kamaştı. Bu muhteşem görünüm karşısında büyülenen arkonlar farkında olmadan daha önce yuttukları ışık parçacıklarından bir kısmını serbest bıraktılar. Serbest kalan ışık parçacıkları, ihtişam sütûnu aracılığıyla arındırma işlemine götürüldüler, arındırma işleminden geçtikten sonra da ışık cennetine gönderildiler. Ve böylece kötü düşüncelerin hapishanesi kırıldı ve onlara bağlı olan yaşayan rûh bu sayede serbest kaldı ve kaçarak ait olduğu temiz havaya karıştı.

     Bu sırada şehvet içerisinde kendilerinden geçen erkek arkonlardan meni, dişi arkonlardan ise düşükler döküldü. Bu dökülenlerden bir kısmı çarka, bir kısmı toprağa, bir kısmı ise denize düştü. Denize düşenlerden bir deniz canavarı oluştu. Bu canavar, hayat rûhunun oğullarından yeryüzünde gerçekleşecek isyanları bastırmak üzere görevlendirilen Adamas tarafından öldürüldü. Toprağa düşen menilerden beş tür bitki, düşüklerden ise beş tür hayvan oluştu. Bitkilerin ve hayvanların tümü bünyesinde ışık parçacıkları taşıyorlardı. Hayvanların bitkileri yiyerek beslenmesi ve çoğalmasıyla da bu ışık parçacıklarının tutsaklığı devam etti.

     Hayat rûhu tarafından inşâ edilen evrenin, ışık parçacıklarını karanlıktan arındırmak üzere üçüncü elçi tarafından harekete geçtiğini gören karanlık prensi, ışık âlemine karşı atağa geçti. Kurtuluş sürecini zayıflatmak ve ona zarar vermek için iki şeytan yarattı. Bunlardan erkek olanı Aşğalon, dişi olanı Nemrail.

     Bu iki şeytanî varlık ilişkiye girdiler. Nemrail bu ilişkiden Âdem isimli bir erkek ve Havva isimli bir kız doğurdu. Böylelikle ilk insan çifti yaratılmış oldu.

     Karanlık güçleri tarafından yaratılan Âdem, öncesinde yaşanan olayların farkında değildi. Işık âlemi, karanlık prensinin girişimi sonucu yaratılan Âdem’e bu esaretten kurtulabilmesi için kendisinden önce gelişen süreci anlattı ve bu vesileyle ona doğru yolu gösterecek bir elçi gönderdi. Bu elçi muhteşem İsa’dır.

     Muhteşem İsa, bilinçsiz bir şekilde uyumakta olan Âdem’i uyandırarak ona Cennet’i ve ilahî varlıkları, Cehennem’i ve şeytanları, yeri ve göğü, Güneş’i ve Ay’ı, kısacası kendi yaratılışına kadar gerçekleşmiş olan tüm olayları anlattı. Bununla birlikte Havva’dan uzak durmasını emrederek, aralarında cinsel bir münasebet yaşanmaması noktasında onu uyardı.

     Âdem ilk başta bu emre itaat etti. Havva ise erkek şeytan Aşğalon’la ilişkiye girdi ve bu ilişkiden Kabil’i doğurdu.

     Kabil’in, annesi Havva ile ilişkiye girmesi sonucu önce Habil, sonrasında ise biri hikmetli diğeri hırslı olan iki kız çocuğu dünyaya geldi.

     Bu kızlardan hikmetli olanını Habil, hırslı olanını ise Kabil kendine eş aldı.

     Bu sırada Habil, karısının Kabil’le ilişkiye girdiğini düşünerek Kabil’e sataştı. Kabil, Habil’i öldürdü.

     Birbiri ardına gerçekleşen ensest ilişkiler böylece sürüp gitti ve ortaya hayli karışık bir soy ağacı çıktı. Kötü şeytan Sindid’in Havva’yı Âdem’e karşı ayartarak onunla ilişkiye girmeye teşvik etmesiyle bu karmaşıklık daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı.

     Havva, Sindid’den öğrendiği sihirle Âdem’i baştan çıkardı ve onunla ilişkiye girdi. Bu ilişkiden hamile kalarak bir erkek çocuk doğurdu.

     Âdem ve Havva’dan dünyaya gelen bu çocuğun aydınlık bir yüze sahip olduğunu gören kötü arkon, ‘Bu çocuk bizden değil, o bir yabancı’ diyerek onu öldürmeye niyetlendi. Âdem bunun üzerine çocuğu alıp oradan uzaklaştırdı ve yüce varlığa, hayatın anasına, hayat rûhuna dûâ etti. Bu ilahî varlıklar Âdem’in çağrısına cevap verdi ve şeytanları etraftan kovdular.

     Âdem çocuğa Şit ismini verdi ve onu nilüfer çiçeğinin sütü ile besledi.

     Âdem’e ve oğlu Şit’e karşı büyük düşmanlık besleyen şeytan Sindid, bir kez daha Havva’yı Âdem’i ayartması için teşvik etti. Havva, Âdem’i yine baştan çıkarmayı başardı ancak Şit’in müdahalesiyle birlikte insanlığın atası olan bu ilk insan çifti bu kez birbirlerinden sonsuza kadar ayrıldılar.

     Şit babası Âdem’i alarak onu doğuya, Tanrı’nın nûruna ve hikmetine götürdü. Böylece Âdem, Şit, hikmetli kız ve onun iki kızı ölünceye ve Cennet’e girinceye kadar orada yaşadılar. Havva ve kötü şeytandan olan çocukları ise Cehennem’e giderler.

     Havva ve kötü şeytandan olan çocukları Cehennem’e gönderilince insanlığın soyu Âdem ve Havva’nın oğlu Şit’ten devam etti.” (323)

Büyük bir sabırla okuduğunuz, benim ise aktarırken bile parmaklarımın titrediği ve kendimi gerçekten zor tuttuğum Zindegan’daki bu anlatımda, semavî dînlerden hatta dünyadaki tüm dînlerden ayrı olarak insanın dikkatini öncelikli olarak çeken önemli noktalar şunlar:

1 – Felsefenin tüm dünyada ve Ortadoğu’da oldukça popüler olduğu, özellikle Yunan felsefesinin en havalı çağını yaşadığı bir zamanda, 3. yy’da Ortadoğu’da ortaya çıkan bu dînde tüm duygu ve düşünce sınırları zorlanarak felsefe yapılmaya çalışılmış, ancak “felsefe yapayım”, “edebiyat parçalayayım”, “aforizma üreteyim” gayesiyle kontrolsüz bir çaba gösterildiğinden resmen saçmalanmış. Ortaya koyduğum bu ilmî çalışmaları yaparken ve siz sevgili halkımıza sunarken, sizin de gayet iyi bildiğiniz üzere, mümkün mertebe objektif kalmaya ve hiçbir dîne ve kutsal metne, hiç kimsenin inancına karşı kırıcı ve incitici olmamaya hususen dikkat ediyorum. Bu hassasiyetimi koruyabildiğimi de düşünüyorum. Fakat yukarıdaki metni sizlerle paylaşmak için buraya aktarırken, inanın kendimi zor tuttum, resmen sinirlerim bozuldu ve hatta sonlara doğru nerdeyse midem bulanacaktı.

2 – İlk insan, fedâ edilmek üzere yaratılıyor. İlk insanın fedâ edilmesi, karanlıktan kurtulmak için bir gereklilikmiş. Niyeyse artık! İlk insan fedâ edildikten sonra Âdem ile Havva yaratılıyor.

3 – Gökyüzü şeytanların derilerinden, yeryüzü şeytanların bedenlerinden, dağlar da şeytanların kemiklerinden yaratılmış.

4 – Bugünkü astronomi bilgilerimizle, Ay’ın ışığının olmadığını, Ay’ın bize Güneş’in ışığını yansıttığını biliyoruz. (324) Burdaki metne göre, Güneş ışığını Ay’dan almış. Galiba Ay’ı Güneş’ten daha büyük sanıyorlar! Ay’ın ışığının olmadığını, Ay’ın bize Güneş’in ışığını yansıttığını ilk keşfeden kişi Müslüman bir ilim adamıdır, İslam Altın Çağı’nın önemli bilim insanlarından biri olan ve “modern optiğin babası” olarak anılan ünlü Arap fizikçi, matematikçi ve astronom İbn-i Heysem ya da tam adıyla Ebû Ali Muhammed ibn-i Hasan ibn-i Hasan ibn-i Heysem el- Basrî el- Mısrî (965 – 1040)’dir. (325) Astronomi dünyası hâlâ kendisini saygıyla ve minnetle anmaktadır.

5 – Hz. İsa (as) ve annesi Hz. Meryem (as), normal insanlar değil, ilahî varlıklardır. İnsanlar henüz yaratılmamışken İsa ile Meryem var. Hatta İsa, Âdem’i şeytanların elinden kurtarıyor.

6 – Âdem ile Havva, Allah tarafından yaratılmamış, karanlık güçler tarafından yaratılmış. Âdem ile Havva, erkek şeytan Aşğalon ve dişi şeytan Nemrail arasındaki cinsel ilişkinin sonucu olarak doğmuşlar. Yani ebeveynleri şeytan.

7 – Güyâ “kutsal metin” olarak bir zamanlar Irak’tan batıda Kuzey Afrika ve Roma’ya kadar, İran’dan doğuda HindistanDoğu TürkistanÇin ve Tibet’e kadar insanların imân ettiği hatta 8. yy’da Uygur Kağanlığı (742 – 840)’nın “resmî dîni” olan (326) bu dînde Hz. Havva annemiz o kadar kötü bir kadın olarak resmediliyor ki, bir zamanlar milyonlarca insanın nelere nelere inandıklarını görünce şoka girmemek mümkün değil. Bu dînin kutsal metinlerinde Havva o kadar kötü bir kadın ki, bunları aktarırken bile öfke ve üzüntüden parmaklarım titredi. Havva sırf erkekleri yoldan çıkarmak ve onlarla cinsel ilişkiye girmek için var ve tek yaptığı bu. Buna kendi öz oğlu dahil.

8 – Havva erkek şeytan Aşğalon’la ilişkiye giriyor ve bu ilişkiden Kabil doğuyor. Yani Kabil Âdem’in oğlu değil, şeytan Aşğalon’un oğlu.

9 – Havva daha sonra kendi öz oğlu Kabil ile cinsel ilşkiye giriyor ve bu ilişkiden Habil ve iki kız çocuğu doğuyor. Yani Habil Kabil’in oğludur, kardeşi değil.

10 – Havva ile Kabil arasındaki cinsel ilişkiden doğan iki kız çocuğundan birini Kabil (babası), birini de Habil (abisi) kendine eş alıyor.

11 – Bu sırada Habil, karısının (aynı zamanda kızkardeşi) Kabil’le (aynı zamanda babası) ilişkiye girdiğini düşünerek Kabil’e sataşıyor. Baba – oğul, kız meselesi yüzünden kavga ediyorlar. Habil, karısının kendisini babasıyla aldattığını düşünüyor. Kadın da, birinin kızı birinin kızkardeşi.

12 – Kabil’in Habil’i öldürmesi, ne Tevrat’ta anlatıldığı gibi toprak kavgası (327), ne de Kur’ân’da anlatıldığı gibi kurbanın kabul edilmemesi sorunu (328). Mesele kız meselesiymiş! Kız da, dediğimiz gibi, birinin kızı birinin kızkardeşi.

13 – Kötü şeytan Sindid Havva’yı kışkırtarak Âdem’le cinsel ilişkiye girmeye zorluyor. Havva Âdem’i ayartarak O’nunla cinsel ilişkiye giriyor. Bu ilişkiden Hz. Şit (as) doğuyor. Şit, Âdem – Havva çiftinin ilk çocuğu yani.

14 – Âdem ile Havva meğerse sonradan boşanıyorlarmış, ayrılıyorlarmış. Bu da bizim için yeni bir “bilgi”. Çünkü Tevrat, İncil, Kur’ân, her üçü de bu önemli gelişme hakkında bizi bilgilendirmediler. Onları birbirlerinden ayıran da oğulları Şit üstelik. Annesi “kötü kadın” olduğu için, babasını O’ndan ayırıyor.

15 – Âdem öldükten sonra Cennet’e gidiyor, Havva da öldükten sonra Cehennem’e gidiyor. (Zavallı kadınlar, nedir bu biz erkeklerden çektiğiniz?!)

16 – İnsanlığın soyu Şit ile devam ediyor. En azından bir konuda anlaşıyoruz.

Evet, Maniciler’in inancı ve bu hadiseye bakışları da bu şekilde.

Tanrı tarafından yaratılan ilk insanlar olarak Âdem ile Havva isimlerinin verildiği dînlerde (SabiîlikEzdaîlikMusevîlikHristiyanlıkManicilikİslam ve Bahaîlik), bu 7 dînin 7’sinde de hadisenin nasıl aktarıldığını, insanın yaratılışı hikâyesinin nasıl anlatıldığını sizlerle paylaştık. (Musevîlik, Hristiyanlık ve İslam’daki anlatımı geniş bir biçimde işleyeceğimiz için, detaya girmeyip sadece ana hatlarıyla hatırlattık. Çünkü bu kitapta semavî dînlerin anlatımını esas alacağımız için, genel değerlendirmeyi geçtikten sonra ayrıntılı anlatacağız.)

Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

Şimdi de, aynı yaratılış inancına sahip ve fakat yaratılan ilk insanlar olarak Âdem ve Havva değil de başka iki insan isimlerinin verildiği diğer dînlere bakalım.

Ortadoğu mahrecli dînlerden Orta Asya ve Uzakdoğu dînlerine, Afrika’daki dînlerden Avrupa’daki dînlere, Kızılderili dînlerinden Aztek ve İnka dînlerine, Aborjin ve Maori dînlerinden Polinezya dînlerine, “insanın yaratılışı” konusunda ve “insan hayatı nasıl başladı?” sorunsalıyla ilgili olarak neler söyleniyor, neler anlatılıyor, onlara bakalım şimdi.

Güzel bir “dünya turu” yapacağız siz sevgili okurlarımızla. Dîn dîn, kutsal kitap kutsal kitap gezerek. Gizemli ve etkileyici.

– devam edecek –

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.