Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
■ ŞİNTOİZM İNANCINA GÖRE İLK İNSANLAR
Japonya’dayız…
Japonya’nın millî ve geleneksel dîni olan Şintoizm veya kısaca Şinto, ülkenin kendisi kadar ilginç. Dünyanın en eski dînlerinden biri (427) olup, Naturalist (428) ve Animist (429) bir inanç türü olarak kabul edilebilir ve ayrıca Panteist (430) birtakım uygulamaları da barındırır.
Japonlar’ın Hiroşima Katliâmı (6 Ağustos 1945) ve Nagasaki Katliâmı (9 Ağustos 1945) gibi iki büyük atom bombası felâketi yaşadığı II. Dünya Savaşı (1939 – 45)’na kadar Japonya’nın resmî dîni idi. Savaştan sonra laik bir devlet kuruldu ve ülkenin resmî dîni olmaktan çıkarıldı. (431) Sebebi ibret vericidir, akledebilenler için: Şintoizm’in milliyetçi ve yayılmacı duyguları pohpohlamada geçmiş iktidarlarca en büyük itici güç olarak kullanılması, ülkeyi Hiroşima ve Nagasaki felâketlerine kadar getiren önceki aşırı milliyetçi hamaset siyasetlerinin, komşu ülkelere yönelik saldırgan ve işgalci politikaların gücünü dînden alması, bütün bu yaşananların da ülkeyi bu korkunç ve perişan hale getirmesi. (432)
Dünyanın işine burnumu sokmak istemem ama, aynı şey diğer dînler için de geçerli değil mi? Şintoizm milliyetçiliği yükseltmeye ve yayılmacılığı sağlamaya yarıyor da, dünyadaki diğer dînler acaba sosyal adaleti, demokrasiyi, kadın – erkek eşitliğini sağlamaya, gelir dağılımındaki eşitsizliği ortadan kaldırmaya, ekoloji ve çevre bilincini geliştirmeye ve bilimsel çalışmalara destek olmaya mı yarıyor?
Şintoistler kendi dînlerine “Şintoizm” demezler. Bunun sebebi, “Şinto” (神道) kelimesinin aslında Japonca değil Çince kökenli bir kelime olmasıdır. Daha önce kadim Çin dîni Şénizm’i anlatırken bahsettiğimiz üzere, Çince’de “Şén” (神) kelimesi “Ölümsüz rûh” veya “Tanrı” anlamına gelir; “dao” (道) ise “yol” demektir. (433) “Şêndao” (神道)’nun anlamı, “Tanrı’nın yolu” ya da Japon diliyle söylersek “Kami’nin yolu”. (434) Çince’deki “Şêndao” nitelemesi Japonca’ya “Jindō” olarak girmiş, sonra zamanla “Şintō” halini almıştır. (435)
Biz “dünyanın geri kalanları”, Japonlar’ın yalnızca dînlerinin ismini değil, ülkelerinin ismini de Çince üzerinden zikretmekteyiz. Japonlar ülkelerine “Nippon” (Nihon) derler. Bu, “Güneşin Doğduğu Ülke” demektir. Kelimenin Çince’si “Japuen” şeklindedir ve dünyaya bu şekliyle yayılır: Japonya. (436)
Şintoizm’in evrensel olarak kabul edilmiş bir tanımı yoktur. (437) Genelde, “Kami (Tanrı)’ye duyulan inanç” olarak tanımlanabilir. (438) Şinto’nun Kami ibadetine dayalı doktrinleri, kurumları, ritüelleri ve toplumsal yaşamı kapsar. (439) En geniş anlamda, Japonya’nın orijinal millî dînidir. Daha dar anlamda ise, orijinal dînden ve siyasî amaçlar için Çin unsurlarından geliştirilmiş bir sistemdir. (440) Tarihsel olarak, Şintoizm yüzyıllar boyunca Budizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük unsurlarıyla bağlantılı tutarsız bir dînî gelenekti ve devlet tarafından yeni siyasî ideolojiler nedeniyle Meiji Restorasyonu (1868 – 1912)’nun başlamasıyla birlikte yalnızca birleşik ve tümsel bir “Japon orijinal dîni” olarak yorumlandı. (441)
Birçok teolog ve bilim insanı, Şinto’yu bir “dîn” olarak tanımlar. (442) Bununla birlikte, bazı uygulayıcılar Şinto’yu bir “yol” olarak görmeyi tercih ederler (443), dolayısıyla onu dînden çok “gelenek” olarak nitelendirirler (444). Ortadoğu’da ortaya çıkan “dîn” kavramının sahip olduğu çağrışımların çoğu Şinto için kolaylıkla uygulanmaz. (445) Musevîlik, Hristiyanlık ve İslam gibi bilinen dînlerin aksine, Şintoizm’in tek bir kurucusu veya tek bir kanonik metni yoktur. (446) Bu nedenle Japon dîni oldukça çoğulcudur. (447) Özellikle birçok Tanrı’ya olan inancı nedeniyle daha çok diğer Doğu Asya dînleriyle benzerlikler taşımaktadır. (448)
Şintoizm’i kimi dîn bilginleri “Doğu Asya dînler ailesinden bir dîn” olarak (449), kimi dîn bilginleri “bir dünya dîni” olarak (450), kimi dîn bilginleri “büyük bir dîn” olarak (451), kimi dîn bilginleri “doğa dîni” olarak (452), kimi dîn bilginleri “yerli bir dîn” olarak (453), kimi dîn bilginleri “Japon kültürünün altında yatan irade” olarak (454), kimi dîn bilginleri “kadim antik çağın mistik günlerinde ortaya çıkan yerli ırk inancının bir ifadesi” olarak (455), kimi dîn bilginleri de “karmaşık ve anlaşılmaz, sınıflandırılmaz bir dîn” olarak (456) görmüşlerdir.
Japonya’daki yazılı kaynaklarda Şinto teriminin bilinen en eski kullanımları, Şintoizm’in kutsal metinlerinden olan 8. yy’daki “Furukotofumi” olarak da anılan “Kojiki” (古事記) adlı metindir. (457) Yine aynı döneme ait “Japonya Kroniği” ya da özgün Japonca adıyla “Nihon Şoki” (日本書紀) metninde de yer almaktadır. (458)
Şintoizm’in belki de en ilginç özelliği, inananlarına, ikinci bir dîne inanmayı da serbest bırakan dünyadaki tek dîn olmasıdır. Yani bir Şintoist, isterse aynı anda başka bir dîne de imân edebilir. (459)
Şintoizm çoktanrılı bir dîndir ve her şeyde yaşadığına inanılan doğaüstü varlıklar olan kami (“tanrılar” veya “rûhlar”) etrafında döner. (460) Şinto’nun kontrolünde merkezî bir otorite yoktur ve uygulayıcılar arasında çok fazla çeşitlilik mevcuttur. Şinto’nun tek bir yaratıcısı veya belirli bir doktriner metni bulunmamakta, ancak çok çeşitli yerel ve bölgesel formlarda şekil bulmaktadır. (461)
Şintoizm dîninde ana tema ve en önemli şey, temizliktir. Kişinin arınması, ibadet etmesi ve Tanrı (Kami)’ye yakınlaşması için hem rûhen hem bedenen temizlenmesi gerekmektedir. (462) O yüzden Şintoistler, ibadet etmeden önce abdest alırlar. (463)
Bu arada çok ilgincinize gidecek bir bilgi paylaşayım, gene etimoloji: Şintoizm’de ibadet etmeden önce temizlenmek amacıyla alınan abdeste “temizu” denir. (464) Bizim bugün Türkçe’de kullandığımız “temiz” kelimesi işte buradan gelir. Şintoizm’deki abdestin adıdır aslında.
Şintoizm’de “yaratılış” ve “insanın kökeni” şu şekildedir:
Şintoizm’in kutsal metinlerinden olan ve Furukotofumi olarak da anılan Kojiki’de anlatıldığına göre, evren, “Ame-Tsuçi Olayı” ile oluşmuş ve başlamıştır. Ame-Tsuçi Olayı, “Ame” (Cennet) ile “Tsuçi” (Dünya)’nin birbirinden ayrılması hadisesidir. (465)
Daha sonra üç Kami (Tanrı) ortaya çıktı: Ame-no-Minakanuşi (天之御中主神), Takamimusuhi-no-Mikoto (タカミムスビノミコト) ve Kamimusuhi-no-Mikoto (カミムスビノミコト). (466)
Onlardan da, biri erkek biri kadın olan iki kardeş Tanrı ortaya çıktı: İzanagi (イザナギ) ve İzanami (イザナミ). Bu kardeşlerden İzanagi erkek, İzanami kadındır. (467)
Kutsal kitap Kojiki’de evrenin oluşumu şöyle anlatılır:
混沌が凝縮し始めたが、力と形はまだ顕在化せず、名づけられず、成就されず、天と地が最初に分かれ、三神が創造の開始を行ったとき、天ノ御中主、タカミムスビノミコト、カミムスビノみこと。
その後、パッシブ エッセンスとアクティブ エッセンスが開発され、イザナギとイザナミという 2 つのスピリットがすべての祖先になりました。
したがって、彼はぼんやりと浮かび上がり、目を洗うことによって太陽と月が明らかになりました。
“Kaos yoğunlaşmaya başladığında, ancak güç ve biçim henüz tezahür etmediğinde ve hiçbir şey adlandırılmadığında, hiçbir şey yapılmadığında, önce Cennet ve Dünya ayrıldı ve üç Tanrı, yaratılışın başlangıcını gerçekleştirdi: Ame-no-Minakanuşi, Takamimusuhi-no-Mikoto ve Kamimusuhi-no-Mikoto.
Pasif ve aktif özler daha sonra gelişti ve iki Rûh her şeyin atası oldu: İzanagi ve İzanami.
Bu nedenle o, karanlığa girip aydınlığa çıktı ve gözlerini yıkamasıyla Güneş ve Ay ortaya çıktı.” (468)
Kojiki’deki bu âyetlerden, İzanagi ve İzanami adlı bu iki kardeş tanrının, insan da dahil olmak üzere tüm canlıların ata/anası olduğunu öğreniyoruz.
İzanagi ve İzanami, göğün ve yerin oluşumundan sonra ortaya çıkan yedi nesil Tanrı’nın sonuncularıdır. Güneş Tanrıçası Amaterasu-Ōmikami (天照大御神, 天照大神), Ay Tanrısı Tsukuyomi-no-Mikoto (ツクヨミノミコト, 月読命) ve Fırtına Tanrısı Susanoo (スサノオ) da dahil olmak üzere birçok Tanrı’nın ataları olarak kabul edilir. (469)
“İzanagi” ve “İzanami” isimleri, Japonca’da “davet etmek” anlamına gelen “izanau” fiilinden türetilmiş olup, “Davetçi” demektir. İsimlerin sonundaki “-gi” ve “-mi”, erillik ve dişilik belirtir. (470)
İlk tanrılar Ame-no-Minakanuşi, Takamimusuhi-no-Mikoto ve Kamimusuhi-no-Mikoto, İzanagi ve İzanami’den dünyayı yaratmalarını, sonra dünyadaki ilk toprakları yaratmalarını istediler. Bunu yapmalarına yardımcı olmak için İzanagi ve İzanami’ye, Amenonuhoko (göksel mızrak) adlı, mücevherlerle süslenmiş bir mızrak verildi. (471)
Bu amaçla kardeşler, Cennet ile Yeryüzü arasındaki köprü olan ve ismi “Cennet’in Yüzen Köprüsü” anlamına gelen Ame-no-Ukihaşi’ye gittiler ve mücevherli mızrakla tuzlu okyanusu karıştırdılar. Tuzlu su dondu. Mızrağı okyanustan çıkardıklarında, mızraktan damlalar düşerek Onogoroşima (淤能碁呂島) adlı adayı oluşturdu. İzanagi ve İzanami Cennet’in köprüsünden indiler ve adada evlerini yaptılar. (472)
Şintoizm’e göre dünyada yaratılan ilk toprak parçası, Japonya’daki Onogoroşima Adası’dır. Adanın ismi, kelimenin tam anlamıyla “Bir köprü oluşturmak için biriken kayaları ve taşları bağlama yeteneğine sahip çamurlu deniz” anlamına gelmektedir. (473)
Kojiki’de bahsedilen Onogoroşima adlı bu adanın neresi olduğu, günümüzde Japonya’nın hangi adası olduğu konusu tartışmalıdır ve yüzyıllar boyunca Şinto âlimler tarafından farklı görüşler ileri sürülmüştür.
Kutsal kitap Kojiki’de adadan üç kez bahsedilmektedir. (474)
Büyük Kokugaku bilgini Motoori Norinaga (1730 – 1801), bunun Awayişima yakınlarındaki küçük adalardan biri (örneğin Nuşima veya Tomogaşima) olduğunu iddia etmiştir. Nu / Nuşima Adası’nda İzanagi ve İzanami’yi anan bir tapınak bulunuyor. Onogoro-jinja, tüm Japonlar’ın saygı duyduğu kutsal bir tepenin üzerinde, Japonya’nın ve dünyanın ilk adasının bulunduğu yerdir. (475)
Nuşima Adası, Büyük Okyanus (Pasifik Okyanusu) üzerinde, Awaji Adası’nın 4, 6 km yakınında bulunan, gökten bir magatama gibi gizemli bir şekilde şekillendirilmiş bir adadır. 1994 yılında adada çok nadir bir kaya keşfedildi. “Sayagata-Şūkyoku” (Kılıflı Kıvrım) ve “Çikyū-no-Şiwa” (Dünyanın Kırışıklığı) olarak adlandırılan bu kayanın, yapılan karbon testleriyle 100 milyon yaşında olduğu tespit edildi. Nuşima kıyı şeridinde çok sayıda kaya ve resif bulunuyor. Güneydoğu kıyısında yaklaşık 30 m yüksekliğinde, mızrak gibi görünen devâsâ bir kaya, “Kamitategami-Iwa”yı anımsatan bir sembol haline gelmiştir ve buraya “Ame-no-Mihaşira” (Cennet’in Sütûnu) ismi verilmiştir. Kimi uzmanlara göre, 1994 yılındaki bu muazzam ve bir o kadar da şaşırtıcı arkeolojik keşif, Şintoizm’in kutsal kitabı Kojiki’de anlatılan ve Japon ulusunun doğuşunun kökeni haline gelen İzanagi ve İzanami kıssasının gerçek olduğunu bilimsel olarak ispatlamıştır. (476)
Buranın, İzanagi ve İzanami’nin Cennet’ten indikleri ve dünyadaki toprakları yaratmaya başladıkları yer olduğuna inanılır. Japon inancında buna “Kuniumi” (国産み) denir. “Kuniumi”, kelimenin tam anlamıyla “Ülkenin doğuşu” demektir.
Kotoamatsukami (別天津神) olarak adlandırılan ilk beş Tanrı, cinsiyeti olmayan yalnız Tanrılar’dı ve üremediler. Ardından, iki yalnız Tanrı ve peşinden beş çiftten oluşan ve Kamiyonanayo (神世七代) olarak adlandırılan Tanrılar gelmişlerdi. Ama bunlarda cinsel birleşme, üreme gibi özellikler yoktu. Fakat çoğalmak için bunlar gerekliydi. Cinsel birleşme ve üreme, ilk defa, İzanagi ve İzanami ile başlamıştır. (477)
İki kardeş olan İzanagi ile İzanami, dünyadaki ilk toprak parçası olan Onogoroşima adlı adayı yarattıktan ve o ada üzerinde evlerini kurduktan sonra (478), birbirlerinin vücûtlarını sorgulamaya başladılar. Neden kadın olanın vücûdu ile erkek olanın vücûdu arasında bazı farklılıklar vardı? Bunun mutlaka bir sebebi olmalıydı. Bunu sorgulamaya başladılar ve birbirleriyle cinsel ilişkiye girmeleri gerektiğini anladılar.
Kutsal kitap Kojiki’de ikisi arasındaki bu diyalog detaylı biçimde anlatılır. Biraz erotiktir, hatta fazlasıyla erotiktir. O yüzden paylaşırken, okurlarımın affına sığınıyorum. Şayet bunlar herhangi bir yazarın yazdığı bir kitapta yer alan şeyler olsaydı, asla paylaşmazdım. Fakat bunlar bir dînin kutsal kitabında geçtiği için, hiç sansürlemeden paylaşıyorum. Sonuçta “Tanrı’nın sözlerini sansürlemek”, büyük günâhtır. Âhiretimi tehlikeye atmak istemiyorum.
Kutsal kitap Kojiki’de bu olay şöyle anlatılır:
於其嶋天降坐而、見立天之御柱、見立八尋殿。於是、問其妹伊邪那美命曰
汝身者、如何成。
答曰
吾身者、成成不成合處一處在。
爾伊邪那岐命詔
我身者、成成而成餘處一處在。
故以此吾身成餘處、刺塞汝身不成合處而、以爲生成國土、生奈何。
伊邪那美命答曰
然善。
爾伊邪那岐命詔
然者、吾與汝行廻逢是天之御柱而、爲美斗能麻具波比。
“Göklerden buraya inerek, bu adayı yarattılar ve adanın üzerinde bir ev yaptılar.
Bu sırada İzanagi, kız kardeşi İzanami’ye sordu:
– ‘Senin vücûdun nasıl yapılmış?’
İzanami, erkek kardeşi İzanagi’ye şöyle cevap verdi:
– ‘Bir kısmı hariç tamamen şekillendi, ancak vücûdum tam olarak gelişmemiş galiba, tam ortada bir boşluk var, bir delik.’
İzanagi de şöyle dedi:
– ‘Vücûdum tamamen şekillendi, ancak benim de tam ortada çok fazla büyümüş bir parçam var, çubuk gibi. Eğer bedenimin fazla büyümüş bu parçasını sendeki boşluğun içine yerleştirirsem ve henüz büyümemiş kısmını tıkarsam, o zaman çoğalır, topraklar ve egemenlikler kurarız. Buna ne dersin?’
İzanami teklifi kabul etti ve ikisi bir evlilik töreni düzenlediler, sonra da cinsel ilişkiye girdiler.
İzanagi, organını İzanami’nin organına yerleştirince, İzanami, ‘Ah, sen gerçekten de güzel ve kibar bir gençsin’ dedi. İzanagi de, ‘Ah, sen de gerçekten güzel ve kibar bir kızsın’ dedi.
Sonra İzanagi aniden durdu ve İzanami’yi azarladı: ‘Kadının önce konuşması yanlış!’
Sonra ikisi beraber Apa Adası’nı kurdular.” (479)
Bu ilk birleşmeden Hiruko ve Awaşima adlarında iki çocukları oldu. (480)
“Hiruko”, Japonca’da “Sülük çocuk” demek. “Awaşima” ise “Köpük adası” anlamına geliyor. (481)
Ancak bu çocuklar onların meşrû çocukları olarak kabul edilmedi, o yüzden ikisi de sakat doğdular. Çocukları bir tekneye bindirip okyanusa saldılar. (482)
İzanagi ve İzanami, Tanrılar’a yakararak, ilk çocuklarının neden sakat doğduklarını, yaptıkları bu çocukların neden Tanrılar indinde meşrû çocuklar olarak kabul edilmediğini sordular. Şaka gibi ama – ve sizlere aktarmak için buraya yazarken istemsizce gülüyorum – Tanrılar şöyle cevap verdiler: “Cinsel ilişki esnasında, ‘zevk sözlerini’ önce kadın söyledi. O yüzden çocukları meşrû kabul etmedik. Cinsel ilişkide çiftler zevk aldığında, ‘zevk sözlerini’ önce erkek söylemelidir, sonra kadın söyleyebilir.” (483)
Bunun üzerine İzanagi, karısı (aynı zamanda kızkardeşi) İzanami ile tekrar cinsel ilişkiye girdi. Bu sefer cinsel ilişki esnasında zevk aldıklarında, “zevk sözlerini” ilk İzanagi söyledi: “Ah, sen gerçekten güzel ve kibar bir kadınsın.” O söyledikten sonra da İzanami “zevk sözlerini” söyledi: “Ah, sen de gerçekten güzel ve kibar bir erkeksin.” (484)
Bu sefer evlilikleri başarılı oldu. İzanagi ile İzanami’nin hepsi de sağlıklı 8 çocuğu oldu ve bu çocuklardan her biri Japonya’nın bir adasını kurdu. Böylece Japonya’nın 8 adası kurulmuş oldu. Bu adalar şunlardır: Awaji, İyo (bugünkü Şikoku), Oki, Tsukuşi (bugünkü Kyūşū), İki, Tsuşima, Sado ve Yamato (bugünkü Honşū). (485)
İzanami ile İzanagi’nin daha sonra 6 çocuğu daha oldu ve onlar da Japonya’nın diğer 6 küçük adasını kurdular. Bu adalar şunlardır: Kibi-no-Kojima, Azuki-Jima, Oho-Şima, Hime-Jima, Çika-no-Şima ve Futago-no-Şima. (486)
İzanami ve İzanagi daha sonra birçok çocuk tanrılar yaptılar. (487) Ancak İzanami, “ateş tanrısı” Kagutsuçi’yi doğururken genital bölgesinde oluşan yanıklar sebebiyle öldü. (488)
Sevgili karısının (aynı zamanda kızkardeşi), İzanami’nin ölümüne çok üzülen İzanagi, büyük bir öfkeyle eline kılıcı alarak, O’nun ölümüne sebep olan çocuğu Kagutsuçi’yi öldürdü. (489) İzanami Kagutsuçi’yi öldürdükten sonra O’nu İzumo ve Hōki bölgelerinin sınırında bulunan Hiba Dağı’na gömdü. (490) İzanami’nin dışkısından, Kagutsuçi’nin kanından ve parçalanmış kalıntılarından ve İzanagi’nin gözyaşlarından daha fazla Tanrı tezahür etti. (491)
Ölen karısı (aynı zamanda kızkardeşi) İzanami’yi çok özleyen İzanagi, O’nu geri alabilir ve tekrardan dirilebilir ümidiyle ölüler diyarı Yomi (黄泉)’ye indi. (492)
Ölüler diyarı Yomi’de İzanami’yi arayan İzanagi, O’nu buldu. İzanagi, son nefesini verdiğinde İzanami’ye verdiği sözü (kesinlikle İzanami’ye bakmama sözünü) çiğnedi ve dayanamayıp İzanami’ye baktı. Fakat gördüğü, çürümüş ve böcekler tarafından yenmiş bir cesettir. (493)
Devamı çok dokunaklıdır ve yürek burkar. Kutsal kitap Kojiki’den birebir okuyalım:
イザナギは妻のイザナミの死体を見て、彼に呼びかけました。
– 「私の愛する妻よ! お願いです、立ってください。 あなたと一緒に作った土地はまだ完成していません。 まだ多くの島や国を設立する必要があります。
イザナミはこう答えた。
– ああ、親愛なる夫! ここに来てくださって、なんて素晴らしいことでしょう。 でも早く来なくてごめんなさい。 私は行って、あなたと一緒に神々に復活を願い、地球に戻ってきます. 私はそれが遅くないことを願っています.
イザナミはその願いを伝えるために神々の元へ行きました。 イザナギはそこで彼を待っていました。
しかし、イザナミが戻ってきたとき、彼女はとても悲しく、打ちのめされていました。 神々はこれを許さなかった。
“İzanagi, karısı İzanami’nin cesedine baktı ve O’na şöyle seslendi:
– ‘Ey sevgili karıcığım! Ne olursun, yalvarırım ayağa kalk. Seninle beraber yarattığımız topraklar henüz tamamlanmadı. Daha kurmamız gereken birçok ada ve ülke var.’
İzanami şöyle cevap verdi:
– ‘Ah sevgili kocam! Buraya gelmen ne kadar harika bir şey. Fakat daha erken gelmediğin için o kadar üzgünüm ki. Ben tekrar dirilip seninle yeryüzüne yeniden çıkmak için gidip Tanrılar’a yalvaracağım. Dilerim bunun için geç değildir.’
İzanami bu isteğini iletmek için Tanrılar’ın yanına gitti. İzanagi O’nu orada bekledi.
Fakat İzanami geri döndüğünde çok üzgün ve perişan haldeydi. Tanrılar buna izin vermemişti.” (494)
İzanami, yeraltı dünyasının fırınında pişirilen yiyeceklerden çoktan yemiş ve geri dönmesi artık imkânsız hale gelmişti. Bu sırada İzanami’nin ölmüş bedeninin her yerinde bulunan kurtçuklar kıvranmaya ve kükremeye başladılar. İzanami’nin kafasında büyük bir gök gürültüsü duyuldu, göğsünde ateş gürültüsü, karnında karanlık gürültüsü, toplamda sekiz gürültü. (495)
Yüksek sesle ağlayan İzanagi, artık korkusunu kontrol edemedi ve yaşama dönmek ve ölüme mahkum karısını terketmek niyetiyle kaçmaya başladı. O’nu kovalayan İzanami ise, bu yıldırım tanrılarına ve orada Yomotsuşikome olarak adlandırılan kadınlara saçındaki aksesuarlardan ortaya çıkan üzüm, mezardan ortaya çıkan bambu filizi, Yomi’nin sınırlarına diktiği şeftali ağacının meyvesini fırlatıp üstündeki yüklerden kurtuldu. (496)
İzanagi, ölüler diyarı Yomi’nin yeryüzü ile sınırı olan ve Yomotsuhirasaka denen yerin yeryüzündeki kısmında bulunan çıkış yerini büyük kayalarla kapattı ve İzanami ile tamamen ayrıldı. (497) Bu sırada aralarında kayalar olmasına rağmen İzanami ile İzanagi giriş kısmında son bir kez diyaloğa girdiler. İzanami, “Ülkendeki insanlardan her gün 1000 tanesini öldüreceğim” dedi. İzanagi de, “Ben de her gün 1500 insana hayat vereceğim. Böylece doğanların sayısı ölenlerin sayısından hep fazla olacak. Dünya nüfûsu bu yüzden sürekli artacak” dedi. (498)
Ölüler diyarı Yomi’ye yaptığı ziyaret nedeniyle kendisini kirlenmiş hisseden İzanagi, Tsukuşi Adası üzerindeki Himuka’da, Taçibana Nehri’nin ağzının yanındaki Awagi Hara adlı ovaya gitti ve orada banyo yaparak (boy abdesti alarak) kendini arındırdı ve temizlendi. (499) Elbiselerini ve donanımlarını çıkarıp suya daldığında nehirden 12 Kami (Tanrı) ortaya çıktı. En önemli 3 Kami (Tanrı), Güneş Tanrıçası Amaterasu Ōmikami, Ay Tanrısı Tsukuyomi-no-Mikoto ve Fırtına Tanrısı Susanoo-no-Mikoto. (500) İzanagi, dünyayı bu üç çocuğu arasında böldü ve bu üç Tanrı’ya Takamagahara’yı, yani gecenin ve denizlerin yönetimini verdi. (501)
Ancak Susanoo’nun günümüzde Japonya’nın Şimane ilinin Yasugi bölgesinde bulunan yere gitmek istediğini söyleyip sürekli ağlaması üzerine, İzanagi O’nu günümüzdeki Şikaga ilinde bir yere gönderdi. (502)
İzanami’nin mezarının, kutsal kitap Kojiki’de geçen Hiba Dağı veya Kumano-Şi şehrinden (503) başka, İzomo bölgesi ile Hōki şehri sınırındaki birçok yerde olduğu mitlerde geçer (504). 1947 yılına kadar Japonya’da varlığını sürdüren İmparatorluk İşleri Bakanlığı, günümüzdeki Matsue-Şi şehrinin Yakumo-Mura köyünde bulunan Kanna Dağı’ndaki mezarı “referans kabristan” olarak tanımış olmakla birlikte, Japonya İçişleri Bakanlığı ise Sentsū Dağı’nın kuzeyinde bulunan Mihaka Dağı’nı “İzanami’nin Mezar Yeri” olarak tescil etmiştir. (505)
“Kojiki” ve “Nihon Şoki” gibi metinler, günümüzde bilim dünyasında “Çoklu Evrenler” ya da “Paralel Evrenler” denilen teoriyi doğrular. (506) Bu kutsal metinler, üç bölüme ayrılmış farklı evrenler sunar ve yine de bu evrenler arasında kesin sınırlar çizmez. (507)
İzanagi’nin ölüler diyarı Yomi’ye inip karısı İzanami’yi ziyaret etmesi, eski Yunan mitolojisindeki Orféas’ın yeraltı dünyasındaki sevgilisi Eúrudiki’yi ziyaretiyle bir ölçüde benzerlik gösterir. (508) Ancak daha çarpıcı bir benzerlik, karısının Yomi’deki yemeği yedikten sonra geri dönememesidir, (509) Bu da Yunan mitolojisinde Baş Tanrı Zeús (Días) ile Baş Tanrıça Dímitra’nın kızı olan Persefóni’nin hikâyesine benzer. (510) Bunların hepsi tesadüf olmasına rağmen yine de gariptir, çünkü Japonya’nın o zamanlar bırakın Yunanistan’ı, Asya’nın orta ve batı topraklarıyla dahi bilinen herhangi bir bağlantısı yoktu.
Sizi bilmem ama, eski kadim zamanlarda ve antik çağlarda yaşayıp da birbirlerinden hiç haberi olmayan toplumların aynı inançları yaşatıp aynı hikâyeleri üretmiş olmaları, bana oldum olası ilginç ve dikkate değer gelmiştir. Bana sorarsanız, sadece bu bile, günümüz modern insanların mitolojiler, antik tabletler ve kutsal kitaplar karşısındaki “Ya bunlar eski cahil insanların uydurduğu hikâyeler” şeklindeki kibirli tavırlarının içi boş ve kof olduğunu gösteriyor. Benzerlikler, sadece şu anda işlediğimiz konuyla sınırlı değil. Daha pekçok konuda ve birçok inançlar arasında şaşırtıcı benzerlikler hatta aynılıklar bulunuyor. Bunlardan bir kısmı muhtemeldir ki bu çalışmanın içinde de karşımıza çıkacaktır ve çıkması halinde elbette ki bu kitapta üzerinde duracağız.
Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.
■ DAYAVİZM İNANCINA GÖRE İLK İNSANLAR
Filipinler’deyiz…
Asya’nın en doğusunda bulunan Filipinler’in bugün en ilginç özelliği, Uzakdoğu’nun tek Hristiyan ülkesi olmasıdır. Fakat bu durum, ülkenin bir gece rüyâda ak sakallı bir dede görüp hidayete ermesiyle olmamıştır elbet. Avrupalı beyaz Hristiyan sömürgecilerin yüzyıllara dayalı işgal, katliâm, misyonerlik ve asimilasyon politikalarının sonucudur, bugünkü durum.
Beyaz adamın 16. yy’dan başlayarak bu toprakları işgal etmesi ve kolonileştirmeye başlamasından önce, burada muazzam bir kültür ve uygarlık vardı. Artık hepsi sadece tarih.
Önce Müslümanlar’ın 14. – 15. yy’larda bu toprakları “İslamlaştırma”ya çalışmaları, ardından Hristiyanlar’ın 16. – 20. yy’larda “Hristiyanlaştırma” çalışmaları, ülkenin o eski kadim kültüründen ve muazzam dînî uygarlığından pek birşey bırakmadı. İnandıkları Tanrı gökyüzünde bir tahtın üzerinde oturduğu için kendi dînlerine “semavî dînler” adını verenler, amaçlarına ulaşıp, anaerkil (kadınegemen) bir yaşam süren ve insanlar ile hayvanlar ve bitkiler arasında ayrım gözetmeyip tüm canlıları eşit ve tek aile gören bu “kafir, putperest” toplumu bu inançlarından vazgeçirtmiş, onları dünyadaki her şeyin insanlara hizmet etmesi için yaratıldığına ve kadınların da erkeklerin kölesi olduğuna inandırabilmişlerdi.
Sömürge öncesi Filipinler’in kültürel başarıları, takımada sakinlerinin tarih öncesi ve erken tarihte (900 – 1521) yaşadıkları ve yaşattıkları kültürü kapsar. Birçok etnik toplumda dikkate değer olan yerli halkın inanç sistemlerinin ve genel olarak kültürel başarılar, toplumsal ve çevresel kavramlar, manevî inançlar, tarım, teknoloji, bilim ve sanattaki gelişmelere kadar uzanır. Ancak dediğimiz gibi, bunların tamamı sömürge sonrası ortadan kalkmış ve yok olmuştur.
Kendilerine “semavî dîn” diyen Hristiyanlar buraya dadanmadan önce, bu topraklarda kültür, dînî inanç ve sosyal yaşam şu şekildeydi:
● Anaerkil (kadınegemen) bir toplum idiler. Toplumsal yaşama kadınlar liderlik ederdi. Kızlar da erkekler de evlenecekleri kişiyi kendileri seçerdi. Erkek – kadın, eşit haklara sahipti. Evlilik sonrası çiftlerin ikisi de kendi isimlerini korurlardı, hatta ikisinden biri değiştirmek zorunda kaldığında erkek karısının soyadını alırdı. Toplum içindeki her insanın iki soyağacı vardı; çünkü soy hem babadan hem anneden gelirdi. (511) Kadınlar da erkekler gibi ailelerin, köylerin ve şehirlerin reisliğini üstlenebiliyorlardı. (512) Kadınlar da bir ulusun tahtına çıkabilirdi. (513) Dünyaca ünlü Berberî seyyah İbn-i Battuta ya da tam adıyla Ebû Abdullah Şemseddîn Bedreddîn Muhammed bin Abdullah bin Muhammed bin İbrahim Lewatî Tencî ibn-i Battuta (1304 – 69)’nın naklettiğine göre, bazı durumlarda kraliçeler, eşinden daha üstün olan tek hükümdar olarak yükselirdi. (514) O kraliçelerden bazılarını aşağıda dipnot olarak sunuyorum. (515) Evlenmeden çocuk sahibi olan kadınlar veya erkekler toplumdan utanmazdı. (516) Boşanma hakkı vardı ve büyük ölçüde kabul görürdü. Kadın da erkek de boşanma dâvası açabilirdi. (517) İkili bir akrabalık sistemi vardı, kadınlar ekonomik alana aktif olarak katılırlardı ve kazançları üzerinde kontrol sağlama hakkına sahiptiler. (518)
● Yetişkin kadınlara ve erkeklere, yaşlılara gösterilen saygının aynısı çocuklara da gösterilirdi. Çocuklara normal birey gibi muamele edilir, toplumu ilgilendiren içtimaî ve siyasî konularda fikirleri sorulurdu. Çocukların da uygun eğitim verilirse bir ihtiyarın yapabileceği şeyleri yapabileceğine inanılırdı. (519)
● Dînî inançları ve Tanrı’ya olan bağlılıkları gereğince, insan, hayvan ve bitki tüm canlıları bir aile olarak gördüklerinden, insanlara gösterdikleri saygının aynısını hayvanlara ve bitkilere de gösterirlerdi. Doğada bir “denge” olduğuna inanırlardı ve bu “denge ağı” uyarınca her bir canlının yaşamının öbürünün yaşamına bağlı olduğunu düşünürlerdi. Bir yaprağı veya bir çiçeği kopardıklarında, haberleri olmadan başka bir yerde bir insanın ölümüne sebep olabilirlerdi. O yüzden, bir bitkiye dahi zarar vermekten kaçınırlardı. (520)
● Sosyal refahı teşvik eden ve doğayı, rûhları ve insanları korumak için çıkarılan yasalarla organize bir topluluklar sistemi geliştirilmişti. Kimse fakirlik çekmezdi. Toplumda herhangi bir aile muhtaç duruma düştüğünde, toplum elbirliğiyle onun yoksulluğunu ortadan kaldırırdı. (521)
● İlahî müdahale, kutsal barış antlaşmaları, halkla istişareler ve topluluk müdahalesi gibi oluşturdukları çeşitli organizasyonlar aracılığıyla sorunları ve savaşları çözerlerdi. (522) Barış antlaşmalarına, deniz ve kara yolculuklarına, ortak toplantılara ve etnik farklılıklara saygıya dayalı sosyal bir kültür geliştirmişlerdi. (523)
● Eşitlikçi bir toplumun iyi değerlerini sergileyen inanç sistemleri, destanlar ve diğer ortamlara odaklanarak yerli eğitim ve yazı sistemlerini genişletmişlerdi. (524) Baybayin adlı kendi alfabeleri vardı. Okuma – yazma oranı hem erkeklerde hem kadınlarda üst seviyedeydi. (525)
● Doğal hayata yönelik saygılı inançları nedeniyle sürdürülebilir bir şekilde elde edilen tıbbî uygulamalar ve bunlarla ilişkili nesneler ve içerikler dahil olmak üzere yerli mutfak ve sağlıklı beslenme kültürleri oldukça gelişmişti. (526)
● Kaynakların, çevrenin ve vahşî yaşamın sürdürülebilirliği ile ilgili olarak tekstil, çömlek ve süs eşyaları gibi tarım dışı ve askerî olmayan görevler için kullanılan zanaat yenilikleri oldukça geliştirilmişti. (527)
● Halk edebiyatı, hat sanatı, sahne sanatları ve zanaat oldukça gelişmişti. (528)
Yerli Filipin halk dînleri, Filipinler’deki çeşitli etnik grupların farklı yerli dînleridir ve çoğu Animizm doğrultusunda inanç sistemlerini takip eder. Genel olarak bu yerli halk dînlerine Anitizm (Tanrı’nın adı olan Anitu’dan dolayı) veya Bathalizm veya daha modern ve daha az Tagalog merkezli Dayavizm denir. (529)
Farklı terimlerin bolluğu, bu yerli dînlerin çoğunlukla – yukarıda da ifade ettiğimiz üzere – sömürge öncesi dönemde bu toprakların tek bir ulus haline gelmeden önce çok gelişmiş olması gerçeğinden kaynaklanmaktadır. (530) Filipinler’in çeşitli halkları farklı diller konuşuyordu ve bu nedenle dînî inançlarını tanımlamak için farklı terimler kullandılar. Bu inançlar ayrı dînler olarak ele alınabilirken, bilim adamları “birlikte incelenebilecek ortak bir yapısal fikir çerçevesi” izlediklerini belirtmişlerdir. (531) Çeşitli yerli Filipin dînî inançları, köklerini Filipinler’deki gibi Avustronezya inançlarından alan Okyanusya ve Güneydoğu Asya’nın çeşitli dinleriyle ilgilidir. (532) Bu dînî inançlarla ilişkili folklor anlatıları, şimdi Filipin mitolojisi olarak adlandırılan şeyi oluşturur ve Filipin kültürü ve Filipin psikolojisi çalışmasının önemli bir yönüdür.
Sömürge öncesi dînî inançlarla ilgili belgeler incelendiğinde, İspanyol sömürgecilerinin gelişinden önce takımadalar boyunca Filipinliler’in dînî dünya görüşünü şekillendiren üç temel özelliğin olduğu görülüyor: Birincisi; yerli halk görünmez olan ancak görünen dünya üzerinde etkisi olan paralel rûh dünyasının varlığına inanıyordu. İkincisi; halk her yerde – yüksek Yaratıcı Tanrılar’dan ağaçlar, kayalar veya dereler gibi çevrede yaşayan küçük varlıklara kadar – rûhların (anito) olduğuna inanıyordu. Üçüncüsü; halk, insan dünyasındaki olayların bu rûhaniyet varlıklarının eylemleri ve müdahalelerinden etkilendiğine inanıyordu. (533)
“Anito” olarak adlandırılan rûhlar, sömürge öncesi Filipinler’in yerli animist dînlerinde ata rûhları (umalagad) veya doğa rûhları ve Tanrıları (Diwata) idi. Paganito (ayrıca maganito veya anitohan), bir şamanın (Visayan dilinde babaylan, Tagalog dilinde katalonan) rûhlarla doğrudan iletişim kurmak için bir araç olarak hareket ettiği, genellikle diğer ritüeller veya kutlamaların eşlik ettiği bir seansa atıfta bulunur. Bir doğa rûhu veya Tanrı’sı özel olarak dahil olduğunda, ritüele pagdiwata (ayrıca magdiwata veya diwatahan) denir. Anito ayrıca ibadet eylemine veya bir rûha, dînî bir fedakârlığa atıfta bulunabilir. (534)
Sömürge öncesi yerli halk, Yaratıcı Tanrı olan yüksek bir Tanrı’ya imân ediyordu. Tagalog halkları arasında Yüce Tanrı “Bathala” olarak bilinirdi; “Lumixa” (Yaratıcı) ve “Maykapal” (Her şeye kadir) olarak tanımlanırdı. Visayan halkları arasında Yaratıcı Tanrı, “Laon” (Ezelî ve ebedî olan) olarak anılıyordu. Manuvu halkları arasında Yüce Tanrı “Manama” olarak adlandırıldı. Kordillera halklarının çoğu arasında ise (bir istisna olarak Apayao bölgesi hariç), Yaratıcı ve Yüce Öğretmen “Kabuniyan” olarak bilinirdi. (535)
Bununla birlikte, çoğu durumda Yaratıcı Yüce Tanrı o kadar büyük varlıklar olarak kabul edildiler ki, sıradan insanların yaklaşamayacağı kadar uzaktılar. Böylece insanlar, daha kolay yaklaşılabilen ve iradeleri daha kolay etkilenebilen “küçük tanrılara” veya “yardımcı tanrılara” daha fazla dikkat etme eğilimindeydiler. (536)
Eski Filipin dînlerindeki daha küçük Tanrılar, genellikle üç geniş kategoriye girer: Bir dağ veya ağaç gibi çevrede yaşayan doğa rûhları, avcılık veya balıkçılık gibi günlük yaşamın belirli yönlerinden sorumlu koruyucu rûhlar ve “tanrılaştırılmış” atalar veya kabile kahramanları. Bu kategoriler sıklıkla örtüşür, bireysel tanrılar iki veya daha fazla kategoriye ayrılır ve bazı durumlarda tanrılar, balıkçılıkla tanınan bir kabile kahramanının avcılıkla ilişkili bir koruyucu rûh haline gelmesi gibi bir rolden diğerine geçiş yapar. (537)
Bütün bu eski Filipin dîn ve inançlarının evrenin ve dünyanın yaratılılışı, insanın kökeni ve tarihi ile ilgili anlattığı hikâyelerin toplamına günümüzde kabataslak bir tanımlamayla “Eski Filipin mitolojisi” deniyor. Filipin mitolojisi, birbirinden farklı çeşitli etnik inançları içeren yerli Filipin halk dînlerinden kaynaklanan ve bunların bir parçası olan hikâyeler ve destanlar bütünüdür.
Ülke, üzerinde birçok farklı etnik grubun yaşadığı birçok adadan oluşmaktadır. Eski Filipinler mitolojisinin tek tip olmamasının nedeni budur. Tek ortak noktaları Tanrı’ya, Cennet ve Cehennem’e ve insan rûhuna imân etmeleridir. Ancak binyıllara yayılan yoğun kültürel alışverişler nedeniyle, Filipinler’deki çeşitli etnik gruplara ait mitolojilerin çoğu yine de şu ya da bu şekilde benzerliklere sahiptir. Bunlardan birkaç örnek:
1 – Bicolano halkının (538) ve Visayan halkının (539) yaratılış mitleri ve Tanrılar’ının isimleri farklı, ancak yaratılış mitlerinde kaydedilen faaliyetler son derece benzerdir (540)
2 – Tagalog (541), Kapampangan (542) ve Sambal (543) mitolojilerinde yaygın olan Mayari (544) / Malayari (545) / Apûng Malyari (546) adlı Tanrılar’ın varlığı
3 – Hiligaynon, Karay-a, Cebuano ve Bicolano mitolojilerinde Bulan adlı Ay Tanrıları’nın ve Bakunawa adlı Yılan Tanrıları’nın varlığı (547)
4 – Mandaya ve Manobo mitolojilerinde, Mandaya Tambanokano’nun yengeç, Manobo Tambanokano’nun ise tarantula veya akrep olarak tasvir edilmesi, etnik alt gruba bağlı olarak Tambanokano adlı ayı yutan canavarların varlığı (548)
5 – Bicolano mitolojisinde Gugurang ve Asuang, Hiligaynon mitolojisinde Agurang ve Aswang adlı Düşman Tanrılar’ın varlığı (549)
6 – İbaloi halkının (550), Bontoc halkının (551) ve İfugao halkının (552) mitolojilerinde Kabunian adlı Tanrılar’ın varlığı
İlahlar, kahramanlar ve yaratıklar, etnik muadilleri olmalarına rağmen birbirlerinden tamamen farklıdır ve hikâyelerine oldukları gibi saygı duyulmalı, tek bir anlatıya karıştırılmamalıdır. Her etnik hikâyenin çeşitli versiyonları olduğu da belirtilmelidir. Çoğu durumda, belirtilen bölgelerde aynı etnik gruba ait olan halklara rağmen, hikâyeler kasabadan kasabaya veya köyden köye değişir. (553)
Farklı etnik grupların olması, farklı yaratılış mitlerinin olmasına yol açmıştır. En önemli ikisi, zamanın başlangıcında birbirini tanımayan üç Tanrı’nın olduğu Bathala’nın hikâyesidir. İkinci hikâye de Visayan oluşturma hesabıdır. (554)
Eski Filipin yerli halklarının inançlarında evrenin ve dünyanın yaratılışı, insanın kökeni ve tufan hadisesi şu şekildedir:
■ Luzon halklarının inancında yaratılış ve insanın kökeni:
Yüce Tanrı Bathala, evrenin hükümdarı idi. Hindistancevizi ağacını ve dünyadaki her şeyi O yarattı. (555)
Lumawig ise, insanları farklı alanlarda yaratmış büyük bir Rûh Tanrısı. İnsanları farklı yarattı ki, her bir topluluk değişik değişik diller konuşsunlar. (556)
Lumawig’in iki oğlu, domuz ve geyik yakalayabilmeleri için dağları yükseltmek amacıyla dünyaya su basmaya karar verdiler. Ancak bunu yaparken büyük bir tufan meydana getirdiler ve iki kişi dışında yeryüzündeki bütün insanları suda boğdular. (557)
Onlar kardeştiler. Lumawig, ikisinin selden kurtulmasına yardım etti ve sel azaldıktan sonra erkek ve kız kardeş evlendi ve dünyayı yeniden doldurdu. (558)
Dağlar tekrar oluştu. (559)
■ Visaya halklarının inancında yaratılış ve insanın kökeni:
Tanrı Güneş’i ve Ay’ı, Güneş ve Ay da yıldızları yarattı. (560)
Güneş yıldızları yaktı ve bu da Ay’ı üzdü. Kavga etmeye başladılar ama Ay güçsüz olduğu için kaçtı. O yüzden Güneş durmadan Ay’ı kovalıyor. (561)
■ Mindanao halklarının inancında yaratılış ve insanın kökeni:
Güneş ve Ay evliydi ama bir gün karı – koca kavga ettiler. Güneş Ay’a kızdı ve O’nu kovalamaya başladı. O yüzden durmadan kovalıyor. (562)
Bu, gökyüzünün yere yakın olduğu bir zamandı. Güneş’in ve Ay’ın ilk çocuğu, kendisine kızdığı için Güneş tarafından parçalandı. Sonra Güneş O’nu gökyüzüne dağıttı. Bu bir kız çocuğuydu. Pirinç döven bu kız, gökyüzüne öyle sert vurdu ki yükselmeye başladı. Kuruması için gökyüzüne astığı tarağı ve boncukları da onunla birlikte yükseldi. Bunlar yıldızlar oldu. (563)
Güneş’in ve Ay’ın bir diğer çocuğu, bu da erkek, gözlerini kırptığında şimşek çakan devâsâ bir yengeçti. Okyanusun dibindeki bir delikte yaşıyor, yüksek ve düşük gelgitlerden sorumludur. (564)
Melu, kendisini temizlerken dökülen ölü derisiyle Dünya’yı yarattı. Betoti toprak buldu ve onu D’wata’ya geri getirdi. Toprağı yaydılar ve kuru toprak yarattılar. Yeryüzündeki hayvanlar daha sonra Betoti’ye, kendilerine bakacak birine ihtiyaçları olduğunu söylediler. (565)
Kalan ölü deri erkek ve kadını yaratmak için kullanıldı. Ancak Melu burunlarını çekemedi. Tau Tana yerin altında belirdi ve burunları yapmasına yardım etti. Bitirdiklerinde, hareket etmeye başlayana kadar bu iki insanı kırbaçladılar. Melu daha sonra iki insan ölü derilerini ve saçlarını kurtarmalarını söyledi, böylece onları arkadaş edinebilecekti. (566)
Önce balmumu, sonra kir kullanmayı denediler. Ancak burunlarını yapmak en zor olanıydı. Melu’nun acelesi vardı ve parmağını burunlarının dibine bastırdı. B’laan halklarının burunlarının böyle olmasının nedeni budur. (567)
Limokon kuşu, erkek ve kadını yaratan bir nehir boyunca yumurta bıraktı. Ancak, nehrin ayrı taraflarında doğdular. Bir gün adam kadına rastlar ve evlenir ve çocukları olur. Mandala halkı böyle oluştu. (568)
Denize sürünen büyük bir yengeç tufanı yarattı. Sal yapan ve üzerinde kalanlar dışında tüm insanları suda boğdu. (569)
Apo Dağı’nda sadece bir erkek ve bir kız kaldı. Sarhoşluk yüzünden çok zayıflardı. Ancak bir şeker kamışı buldular ve kesmeyi başardılar. Şeker kamışından gelen su onu ve kız kardeşini yağmur gelene kadar tazeledi. Bu yüzden onlara Bagobo denir. (570)
Tudbulu, konser düzenleyen bir kahramandı. Müzik söyledi ve bu birçok insanı kendine çekti. Bu insanlardan bazıları birlikte kaldı ve beraber yaşadılar. T’boli kabilesi böyle kuruldu. (571)
Kozmogoni veya yaratılış mitleri de çeşitli halkların inançlarında şu şekilde:
■ İfugao halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
Evren her zaman var olmuştur ve her zaman var olacaktır. (572)
■ Tagalog halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
Gökyüzü ve denizin savaşmasına neden olan kutsal bir uçurtma, gökyüzü kayalarını denize atarak adalar oluşturdu. Uçurtma daha sonra bir adaya yuva yaptı ve gökyüzü ile denizi huzur içinde bıraktı. (573)
■ Bicolano halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
Evrende var olan tek şey su ve gökyüzüydü. Gökyüzü Tanrısı Languit’in torunları, daha fazla güce sahip olmak için gökyüzü diyarına saldırmaya çalıştılar. Grup, rüzgârları kontrol eden Tanrı Daga tarafından yönetiliyordu. Torunlarının ihanetine öfkelenen Languit, hepsini yıldırımla çarparak anında öldürdü. Kargaşaya katılmayan Bitoon, erkek kardeşlerini aradı, ancak yanlışlıkla Languit’in yıldırımına çarptı. Languit’i sadece Deniz Tanrısı Tubigan sakinleştirmeyi başardı. İki eski Tanrı ölü torunlarının bedenlerine ışık verdi, burada Bulan’ın bedeni Ay oldu, Aldao (veya Adlao)’nun bedeni Güneş oldu ve Bitoon’un bedeni de yıldızlar oldu. Daga’nın bedenine ışık verilmedi ve böylece Dünya oldu. (574)
■ Kapampangan halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
Gökyüzü, Dünya, gezegenler ve yıldızlar, kara gelmeden önce varlardı. Yüce Tanrı’nın güzel kızı Mangeçay için Tanrılar arasındaki bir savaş sırasında, yeryüzü, savaşan Tanrılar tarafından atılan taşlardan oluşmuştur. Yeryüzündeki yaşam, Tanrı’nın savaşta ölen en sevgili kızı Mangeçay anısına yaratılmıştır. (575)
■ İlokano halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
İlokano Yüce Tanrısı, Dünya’nın yaratılmasından sorumlu olmak üzere iki ilkel deve, Ang-Ngalo ve Aran’a emretti. Dev Ang-Ngalo toprağı kazdı ve dağlar yaptı, yeryüzündeki deliklere işeyerek nehirleri ve denizleri yarattı. Sonra gökyüzünü, Güneş’i ve Ay’ı koydu ve yıldızları düzenledi. (576)
■ İbaloi halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
Var olan ilk şey gök dünyası ve yeraltı dünyasıydı. İki tarafın halkları savaştı ve bir gün yeraltı dünyasından bir adam Güneş Tanrısı’na bir okla vurdu. Güneş Tanrısı daha sonra gök dünyasını yukarı itti ve yeraltı dünyasını aşağı itti ve sonra dünyayı yarattı. (577)
■ Panay halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
Dünya eski zamanlarda biçimsiz idi; deniz, gök ve yer birbirine karışmıştı. Şekilsiz sisten Tanrılar Tungkung Langit ve Alunsina ortaya çıktı. İkisi birbiriyle evlendiler ve sonsuz uzayın en yüksek âleminde yaşadılar. Bir gün, Tungkung Langit savaştı ve Alunsina’yı yaraladı, bu da Alunsina’yı sürülmeye zorladı. Tungkung Langit yalnızlığında denizi ve karayı yarattı ve karısının mücevherlerini alarak yıldızları, Ay’ı ve Güneş’i yarattı. Tüm bunlara rağmen Alunsina O’ndan uzak kalmayı seçti ve asla Tungkung Langit’e geri dönmedi. (578)
■ Bisaya halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
Kutsal bir yırtıcı kuş, inecek bir yer bulabilmk için gökyüzünü ve denizi birbirleriyle savaşmaya teşvik etti ve böylece yırtıcı kuş, konduğu adaları yarattı. Kaptan ve Magauayan (veya Maguayan) adlı Tanrılar, savaştan bıkmışlardı. Büyük kuş Manaul savaşan Tanrılar’ın üzerine kayalar düşürene kadar çağlar boyunca birbirleriyle savaşıyorlardı. Kaptan’ın oğlu Rüzgâr Tanrısı Lihangin ile Maguayan’ın kızı Deniz Tanrıçası Lidagat evlenip çocuk sahibi oldular. Likalibutan liderliğindeki bu Tanrılar’dan üçü, Kaptan’a karşı bir ayaklanma gerçekleştirerek Yüce Tanrı’yı kızdırdı. Kardeşlerini arayan Lisuga da yanlışlıkla Kaptan tarafından vuruldu. Kaptan ve Maguayan’ın dört torunu da öldü. Kaptan, Maguayan’ı darbeyle suçladı, ancak daha sonra sakinleşti ve iki Tanrı torunlarını üzdü. Liadlao’nun bedeni Güneş oldu, Libulan’ın bedeni Ay oldu, Lisuga’nın bedeni yıldızlar oldu ve kötü Likalibutan’ın bedeni Dünya oldu ve ışığı yoktu. Çok geçmeden bir bambu ağacı büyüdü, burada ilk erkek Sıkalak ve ilk kadın Sikabay çıktı. (579)
■ Suludnon halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
Başlangıçta toprak yoktu; sadece gökyüzü ve Linaw denilen geniş bir su parçası vardı. İlkel devler Laki ve Bayi birdenbire ortaya çıktılar ve birçok şeyin yaratılmasından sorumluydular. Yaratılış devi Bayi, dünyayı salgılayan ilkel solucanı yakaladı. Ayrıca yeryüzünde yaşayan vahşî hayvanları da doğurdu. (580)
■ Bukidnon halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
Yüce Tanrı Magbabaya, yalnızca bir delik olduğunu, gökyüzü ve toprak olmadığını gördükten sonra diğer Tanrı Dadanhayan ha Sugay ile beraber Dünya’yı yarattı. Tumbaga (bronz), bulawan (altın), salapi (para), bato (kayalar), gabon (bulutlar), ulan (yağmur), puthaw (demir) ve tubig (su) olmak üzere sekiz elementi yarattılar. Elementlerden denizi, göğü, Ay’ı ve yıldızları yarattı. Daha sonra 6 Koruyucu Tanrı olan İncantus’u yarattılar. (581)
■ Manobo halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
Dünyayı demir direkler üzerine kuran Tanrı Makalindung ve Tanrı Dagau’dur. Dünya dev bir mantar gibi şekillendi ve insanlar tarafından Tanrılar öfkelendirilğinde çekirdeğini salladı. (582)
■ Manuvu halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
Başlangıçta biçimsiz bir boşluktan başka birşey yoktu. Tanrı Manama (veya Sigalungan), yaratılışında kendisine yardımcı olacak Tanrılar’ı yarattı. İki çelik çubuk aldı ve çubukları bir çerçeveye dönüştürdü. Daha sonra tırnaklarını kazıyarak bir kütle haline getirdi ve sonunda yeryüzü haline geldi. (583)
■ Bagobo halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
Dünya, kara, deniz ve ilk insanlar, Yaratıcı Tanrı Pamulak Manobo tarafından yaratıldı. Tükürüğünü gökten su gibi attığında yağmur yağar. Beyaz bulutlar Tanrılar’ın ateşinden çıkan dumandır. Güneş, gökkuşağının renklerini oluşturan sarı bulutları yarattı. (584)
■ Blaan halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
Tanrı Melu, bembeyaz olsun diye derisini sürekli ovuşturdu. Daha sonra çok fazla ölü deri biriktirdi ve can sıkıntısı içinde ölü deriyi Dünya’yı yaratmak için kullandı. (585)
■ Teduray halkının inancında kozmogoni ve yaratılış:
Başlangıçta sadece gökyüzü ve deniz vardı. Tanrı Sualla (ya da Tullus) gökyüzünde yaşarken, kızkardeşi Sinonggol ölüler diyarı Bonggo’da yaşıyordu. Sualla Güneş’in sarayını ziyaret etti ve sekiz ilkel ahşap heykelden birine dokundu, böylece ilk Teduray’ı yarattı. Sualla erkeğin kaburga kemiğinden ilk kadını yarattı. Adam ve kadının Mentalalan adında bir çocuğu olunca hastalandı ve adam Sualla’dan yardım istedi. Sualla adama özel bir ilaç verdi ama adam ilacı oğluna teslim etmeden önce Sinonggol tarafından gönderilen bir İblis ilacı değiştirdi ve bu da Mentalalan’ın ölümüne yol açtı. Sualla daha sonra dört kardeşi Mentail, Micael, Mintlafis ve Osman Ali ile Navi’den toprak satın almak için bir toplantı düzenledi. Toprak daha sonra Sualla tarafından dünyanın merkezi Colina’da ekildi. Toprak büyüdü ve Mentalalan sonunda gömüldü. Çocuğun vücûdundan farklı türden ürünler filizlendi. Sinonggol öfkeyle tarağını fırlattı, bu da ekinleri yok etmeyi amaçlayan ilk yaban domuzuna dönüştü. (586)
Özellikle son aktardığımız Teduray halkının inancında yer alan, kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratılması, Tanrıça Sualla’nın dört kardeşinin olması ve bunlardan birinin adının Micael olması, en küçüğünün isminin Osman Ali olması gibi unsurlardan anlaşılıyor ki, bunlar 14. – 15. yy’larda Müslümanlar’ın bu topraklara girmesi sonrasında İslam’dan etkilenerek bu mitolojinin içine karışmıştır.
Avrupa kıtasındayız…
– devam edecek –