Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

Hayat insanı yorar. Özellikle bizim gibiler için, hususen benim için, bir hayli yorucu.
Hiç abartmasız söylüyorum; hayatımın her günü ve günümün her saati çalışmakla geçiyor. Çalışmakla, üretmekle, üretmeye çalışmakla geçiyor.
Her gün kitap yazmakla meşgulüm. İlmî, bilimsel kitaplar. Ağır, çok çok ağır, belli bir birikim gerektiren kitaplar bunlar. Dipnotları, kaynakları olan akademik çalışmalar.
Siz sevgili okurlar, yazdığım kitapları belki koltuğunuza uzanarak rahat ve huzurlu bir şekilde okuyorsunuz ama, inanın bana, onların her bir sayfasını, her bir paragrafını hatta bazen bir tek cümlesini bile yazmak, benim saatlerimi değil günlerimi alıyor. Bir tek paragrafı için belki de on tane kaynak taramam gerek. Ve hepsi de farklı farklı dillerde eserler. Türkçe, Kürtçe, Farsça, Arapça, İbranice, Yunanca, Almanca, Fransızca, İngilizce, Latince….
2021 yılında yayınlanan 3 ciltlik ve 1019 sayfalık “Kadın Peygamberler” adlı kitabımı bu şekilde yazdım. Halen yazımı devam eden ve sitede bölüm bölüm yayınladığım “Bilimsel Veriler, Arkeolojik Bulgular, Antik Tabletler ve Tüm Kutsal Kitaplar Işığında Objektif ve Gerçek Peygamberler Tarihi” üst başlıklı ve “Kürdistanlı Peygamberler” ana başlıklı kitabımı bu şekilde yazıyorum. Kitabın şu ana kadar ilk 8 cildi ve 2500 sayfası yazıldı ve yazımı halen devam ediyor.
Okuduğunuz kitaplarımı, böyle yazıyorum işte. Bitiyorum resmen, rûhen ve bedenen tükeniyorum. Birileri gibi, bilgisayar başına oturup tavana bakarak kitap yazmıyorum.
Tek meşguliyetim bu olsa gene iyi. Sadece bu kitap yazma çalışmalarım bile bir insan için bu kadar ağırken, tek meşguliyetim bu da değil.
Aynı anda, kurucusu ve genel yayın yönetmeni olduğum Sediyani Haber sitesinin yayınını sürdürüyorum. Tek başıma gazete çıkarıyorum yani, anlayacağınız.
Her gün siteye haberler giriyorum, girmek zorundayım. Üstelik bunlar günlük siyasî haberler değil, dedikodu şeyler değil. Bilim haberleri yayınlıyoruz. Bilim alanındaki gelişmeleri, yeni bilimsel gelişmeleri, arkeolojik ve ekolojik keşifleri takipçilerimize duyuruyoruz.
Sitemizin takipçileri, genel olarak bilim ile iştigal eden yahut bilime ilgi duyan, belli bir donanımı olan insanlar. Her gün dünyanın 5 kıtasından da ve 100’e yakın ülkesinden sitemize giriş yapılıyor. Her gün.
Bunlarla da bitmiyor. Arada bir bazı gazetelere ve haber sitelerine röportajlar veriyoruz, çeşitli TV kuruluşlarından yahut YouTube kanallarından canlı yayın davetleri alıyoruz ve canlı yayına katılıyoruz. Üstüne bir de bazen kendimiz kendi YouTube kanalımızda canlı sohbetler tertip ediyoruz.
Bütün bunlarla kalsa gene iyi. Tabiî yaşadığımız bir gerçek hayat var ve o gerçek hayatta rızkımızı, geçimimizi temin etmek için çalışmak zorundayız.
Haftanın altı günü bir işte çalışıyorum. Yukarıda bahsini ettiğim ve kamuoyunun beni onlarla tanıdığı bu çalışmalarımla hiç alakası olmayan bir işte.
Yani benden gördüğünüz, okuduğunuz bütün bu çalışmalarımı, aynı anda haftanın altı günü başka bir işte çalışarak üretiyorum. İşten geri kalan zamanlarımda yapıyorum.
Sonuçta bir sponsorum yok, arkamda parasal bir destek yok. Ne yapıyorsam, kendi kişisel çaba ve imkânlarımla yapıyorum.
Bir devletim yok, bir siyasî partim yok, bir örgütüm yok, bir cemaatim yok, bir camiâm yok.
Ailem bile yok yahu, bir ailem bile yok.
Her şeyi kendi çaba ve imkânlarımla yaptığım için ve bunu tüm zamanımı harcayarak, hiç dinlenmeden yaptığım için, hayat benim için gerçekten yorucu oluyor.
* * *
Benim bir tatile ihtiyacım vardı. Birkaç günlüğüne de olsa bütün bunlardan sıyrılıp biraz dinlenmem, kafamı dinlemem gerekiyordu. Bedenim ve rûhum biraz dinlenmeli, nefes almalıydı.
Böyle söylüyorlardı yakınımdaki dostlar bana, bir tatile ihtiyacım olduğunu söylüyorlardı. Hem evin içinde yaptığım çalışmaları hem de evin dışında çalıştığım işi bilenler, bana böyle nasihat ediyorlardı.
Haklıydılar. Ben de aynı fikirdeydim.
Sonuçta insanım, etten ve kemikten bir canlıyım. Pille çalışmıyorum, aküyle çalışmıyorum.
Hem bu gezi ve tatil benim için, küresel bir pandemi olan koronavirüs (covid – 19) nedeniyle üç yıldır ara verdiğim seyyahlığıma geri dönüş olacaktı.
En son gezilerimi 2019 yılında yapmıştım. Nisan 2019’da Arjantin ve Uruguay, Ekim 2019’da ise Letonya, Estonya ve Litvanya. Arjantin ve Uruguay gezisini “Seyahatname”nin 11. cildi olarak ve “Gümüş Nehir’in Kıyısındaki Başkentlerin Meydanlarında Haykırdım Sana Olan Sevgimi” başlığıyla kaleme almıştık ve 80 bölüm sürdü (şu ana kadar en uzun süren seyahatname). Letonya, Estonya ve Litvanya gezisini ise “Seyahatname”nin 12. cildi olarak ve “Baltık Kıyılarında Her Gün Bir Ülke” başlığıyla kaleme almıştık ve 35 bölüm sürdü.
Bu son geziden 3 – 4 ay sonra korona süreci başladı zaten. Eve kapandık, 8 milyar insan evlerimize kapandık.
İnanır mısınız; yıllardır ülke ülke gezip “Seyahatname” hazırlayan ve sizlerin “seyyah” kimliğimle tanıdığınız bir insan olarak, tam 3 yıldır, yaşadığım Almanya’nın dışına çıkmamıştım. Hatta bırakın yurtdışına çıkmayı, son 3 yıldır gittiğim en uzak mesafe takriben sadece 100 km. Yani kendi muhitimin bile dışına çıkmadım.
Evdeydim, eve kapandım. Hem de “tam kapanma” yani.
Ancak bu “evde kal” sürecini o kadar verimli ve bereketli bir şekilde kullandım ki, dünyadaki 8 milyar insan içinde, bu korona sürecini benim kadar bir avantaja dönüştüren başka bir fert var mıdır, bilmiyorum. Bu “eve kapanma” sürecinde, hakikaten (tevazu yapmayacağım) ölümsüz bir eser olan 3 ciltlik “Kadın Peygamberler” kitabını bitirdim ve yayınlattım. Aynı süreçte başladığım “Kürdistanlı Peygamberler” kitabının yazımı ise hâlâ devam ediyor. Yine aynı “eve kapanma” sürecinde, Kürtler’e ait bir YouTube kanalına periyodik olarak konuk olup her biri 3 saat, 5 saat süren onlarca canlı yayında kadim Kürt tarihini anlattım. Bu sohbetler ve anlatımlarım, Kürtler’de muazzam bir “tarih bilinci”nin oluşmasına vesile oldu, elhamdulillah.
Dediğim gibi; koronavirüs sürecini ve “eve kapanma” yıllarını ben muhteşem bir avantaja dönüştürdüm ve benim açımdan oldukça verimli ve bereketli geçti.
Ama aynı şekilde acılı da geçti: Son üç yıllık bu korona sürecinde, pekçok yakınımı, birinci derece akrabalarımı, büyüklerimi kaybettim. Amcalarım, teyzelerim vefat etti. Hepsinin mekânı Cennet olsun.
Korona süreci geride kalıp hayat tekrardan normale döndüğüne göre, şimdi yapacağım tatil ve gezi, benim için de eski seyyah hayatıma geri dönüş olacaktı.
* * *
Tatil için kendime yer ararken, Avrupa’nın farklı yerlerindeki adalara bakıyordum. Özellikle bir ada olsun istiyordum.
Çünkü etrafı sularla çevrili küçük bir kara parçasında kafamı dinlemek istiyordum. Kimsenin beni tanımadığı ve benim de kimseyi tanımadığım, denizin ortasında her tarafı suyla çevrili küçük bir kara parçasında, rûhumu ve bedenimi, aklımı ve kalbimi dinlendirmek istiyordum.
Tâ M. Ö. 2000’li yıllara ait bir Hitit dûâsında denildiği gibi:
“Tanrım, beni yavaşlat. Aklımı sakinleştir ki kalbim dinlensin.”
Yorucu ve bir o kadar da sancılı bir süreçten çıkmıştım. Hem yazarlık hayatımın en önemli kitaplarını kaleme almış, en verimli çalışmalarını yapmış, hem de nerdeyse tüm aile büyüklerimi kaybetmiş, toprağın altına gömmüştüm.
Şu “imtihan”dan değil ama “imtihan hayatı”ndan bir haftalığına da olsa uzaklaşmam gerekiyordu. “Aklımı sakinleştirmem gerekiyordu ki kalbim dinlensin.”
Avrupa’nın farklı yerlerindeki adalara bakıyordum: Kuzey Denizi üzerindeki ve Almanya’ya ait Helgoland Adası’na, Atlas Okyanusu üzerindeki ve Danimarka’ya ait Faroe (Far. Føroyar; Dan. Færøerne) Adaları’na, Atlas Okyanusu üzerindeki ve Portekiz’e ait Azor (Port. Açor) Adaları’na, Akdeniz üzerindeki ve İspanya’ya ait, tarihî ve kadim Katalonya ülkesinin bir parçası olan Mallorca (Majorca) ve İbiza (Eivissa) adalarına, Ege Denizi ile Akdeniz arasındaki ve Yunanistan’a ait Ródos Adası’na…
Bunlar arasında birini tercih etmeye çalışırken, sözkonusu adalar hakkında biraz “üstünkörü” araştırmalar yapıyordum. Coğrafyası, iklimi, bitki örtüsü, kültürü – ve elbette – tarihi nasıldır, tek tek inceliyordum.
Ama işte bizim gibiler böyledir. Daha doğrusu, benim gibi insanlar böyledir. Bir dünyam var ve o dünyadan kopamıyorum. Tatilde bile kopamam! Tatil yapmak için bir yere gittiğimde bile, illâ o gittiğim yerde bana hitap eden birşeyler olacak. Aklen ve rûhen Antik Çağ’da yaşayan bir insan olarak, bedensel olarak içinde bulunduğum Modern Çağ’a bir türlü gelemiyorum işte.
Avrupa’nın farklı yerlerindeki bu adalar hakkında araştırma yaparken, beni şok eden, öğrendiğimde büyük bir şaşkınlığa uğradığım bir bilgiyle karşılaştım: Akdeniz’in en batısındaki ve İspanya’ya ait, tarihî ve kadim Katalonya ülkesinin bir parçası olan İbiza (Eivissa) Adası’nda ilk insan yerleşimini, Akdeniz’in en doğusundaki Suriye, Lübnan ve İsrail kıyılarından gelen Fenikeliler başlatmıştı. Fenike Uygarlığı (M. Ö. 1500 – M. Ö. 589)’nın kurduğu bir ada imiş, burası. Yani bizim coğrafyamızdan gelenler, Ortadoğulular kurup yerleşime açmış bu adayı.
Hatta adanın ismi bile aslında Fenikece imiş. Adanın bugünkü İspanyolca ismi olan “İbiza” ve Katalonca ismi olan “Eivissa”, etimolojik köken olarak Fenike dilindeki “İboşum”, “İboşim”, “İbesya” kelimesine dayanıyormuş.
Diğer antik uygarlıklar gibi çoktanrılı bir uygarlık olan Fenikeliler’in bir “Tarım ve Bereket Tanrısı” var, adı Bes’tir. Fenikeliler, M. Ö. 654 tarihinde o ilkel gemilerle Doğu Akdeniz (Levant)’den gelip burada ilk insan yerleşimini başlatınca ve bugün adanın aynı isimdeki merkezi olan İbiza (Eivissa) şehrini kurunca, buraya “(Tarım ve Bereket Tanrısı) Bes’e hamdolsun”, “Bes bizi korusun” yahut “Bes’in adası” anlamlarında “İboşum”, “İboşim”, “İbesya” gibi isimler vermişler.
Zamanla ve tarih boyunca buraya egemen olan her topluluk veya uygarlık, bu ismi fonetik olarak kendi diline benzetmeye çalışarak adayı isimlendirmiş. Roma İmparatorluğu buraya “Ebusus” demiş, Endülüs İslam Medeniyeti ise “Yebiza”.
Fakat bütün bu isimlerin (Romalılar’ın “Ebusus”u, Endülüslü Müslümanlar’ın “Yebiza”sı ve günümüzdeki İspanyolca “İbiza” ve Katalonca “Eivissa”) hepsi, bu isimlerin tamamı, antik çağlardaki Fenike dilindeki “İboşum” veya “İboşim” isminden türetilmişlerdir.
Ma bunu öğrenen Sediyani artık diğer adalara bakar mı? Bu bilgileri öğrenir öğrenmez şok olmuştum ve hemen kararımı verdim: İbiza’ya gidecektim. İbiza’ya gidip, adada arkeolojik çalışmalar ve bilimsel araştırmalar yapacaktım.
Görüyorsunuz işte: Tatil yapalım dedik, bu niyetle bir yerlere gitmeye heveslendik, ama yeni bir iş için, yeni bir hummalı çalışma için kolları sıvadık.
Eh, madem ki benim adım “İbrahim”; en yakın arkadaşlarım bana “İbo” diyerek ve şu ana kadar kendileriyle aşk yaşadığım kadınlar da bana “İboşum” diyerek hitap ediyorlar, “İboşim” adıyla kurulan bu adaya gitmek elbette benim için farz-ı ayn oldu.
“Bir Elimden Fenike Tanrıçaları Tuttu Bir Elimden Endülüs Âlimleri, Ben İbiza Adası’nda Tatil Yaparken Katalonya’nın Bağımsızlık Güneşinin Altında” adıyla kaleme alacağımız bu “İbiza Seyahatnamesi”nin başlığı size çok uzun geliyorsa ve aklınızda tutamıyorsanız, siz sevgili okurlarımız, bu seyahatnamenin başlığını “İboşum İboşim’de” koyabilirsiniz.
* * *
Bana tatil haram kardeşlerim, bana dinlenmek haram. Tatil yapmak, kafamı dinlemek için gittiğim adada, normal hayatımda çalıştığımdan daha fazla çalıştım, daha çok yoruldum.
Bir itirafta bulunayım: Ben tatil için bu araştırmayı yapmadan önce, İbiza Adası’nın Fenike Uygarlığı ile alakasını inanın bilmiyordum. Nerden bilebilirdim ki? Biri Akdeniz’in en batısında, az ötesi Cebelitarık ve Atlas Okyanusu başlıyor, öbürü de Akdeniz’in en doğusunda, bizim Ortadoğu coğrafyasında. Fenikeliler meğerse bundan tâ 2700 yıl önce o ilkel gemilerle oradan buraya gelmişler ve bu ada üzerinde insan yaşamını başlatmışlar.
Endülüs’ü biliyordum elbette, buranın Endülüs geçmişini herkes biliyor. Ama Fenikeliler ne alaka yaa? Öğrenince şok olmuştum gerçekten. Ve zaten büyük bir saygı ve hayranlık duyduğum Fenikeliler’e karşı bu saygı ve hayranlığım daha bir arttı.
Fenike Uygarlığı, benim hakikaten büyük saygı ve hayranlık duyduğum, bize bıraktıkları mirası her zaman için minnetle andığım bir medeniyet. Fenikeliler benim nazarımda iki açıdan çok müstesnâ bir yere sahiptir:
1 – Fenikeliler, alfabeyi bulan uygarlıktır. Bugün dünya üzerinde kullanılan tüm alfabeler, Suriye, Lübnan ve İsrail’deki Fenike Alfabesi’ne, Fenike Alfabesi de Mezopotamya ve Kürdistan’daki çivi yazılarına (piktogram) dayanır.
Bütün hayatı gazetecilik ve yazarlık yaparak geçmiş, tüm yaşamını alfabeyi kullanarak geride bırakmış bir insan olarak, benim nazarımda Fenike’nin “kutsal bir uygarlık” olmasından daha doğal ne olabilir? Çünkü bütün hayatım, onların icad ettiği alfabeyi kullanmakla geçti. Yani tüm kariyerimi, şöhretimi, hatta şahsiyetimi Fenikeliler’e borçluyum.
2 – Fenikeliler, mor rengini ilk üreten uygarlıktır. Fenikeliler asıl şöhretlerini farklı farklı renklendirdikleri kumaşlar sayesinde edinmişlerdir. Bir tür kabuklu deniz canlısı olan murex sayesinde mor renkli kumaşlar elde etmeyi başarmışlardır.
Mor yani lila, benim en sevdiğim renktir. Öyle ki, bunu “yazarlığımın sembol rengi” haline getirmişimdir. İlk kitabım yani ilk göz ağrım olan “Adını Arayan Coğrafya”nın kapağının rengi mordur meselâ, özellikle seçmişimdir. Kurucusu ve genel yayın yönetmeni olduğum Sediyani Haber sitesinin logosu da mor rengindedir, özellikle seçmişimdir.
Velhâsıl Fenikeliler benim nazarımda iki sebeple güzide bir yere sahip: Hayattaki en büyük gücüm alfabe oldu ve en sevdiğim renk mordur; ikisini de Fenikeliler icad etti.
Fenikeliler’in izlerinin peşine ben düşmeyeyim de kim düşsün?
* * *
“Seyahatname”nin yeni bir serisiyle siz sevgili gönüldaşlarımızın karşısındayız ve bu İbiza gezisi, “Seyahatname”nin 13. cildi olacak.
“Bir Elimden Fenike Tanrıçaları Tuttu Bir Elimden Endülüs Âlimleri, Ben İbiza Adası’nda Tatil Yaparken Katalonya’nın Bağımsızlık Güneşinin Altında” adıyla kaleme alacağımız bu “İbiza Seyahatnamesi”nin içeriği oldukça zengin olacak. Hepsi de birbirinden ilginç konular, çok önemli dosyalar olacak.
“Seyahatname”nin bu cildinde;
* Bir Doğu Akdeniz uygarlığı olan Fenikeliler’in Batı Akdeniz’deki izleri olacak,
* Endülüs İslam Medeniyeti olacak ve geniş kapsamlı bir “Endülüs Dosyası” hazırlayacağız,
* Günümüzde halen tüm sıcaklığıyla devam eden İspanyol – Katalon etnik mücadelesi olacak ve Katalonya’nın bağımsızlık sürecini irdeleyeceğiz,
* Ve “tabiî ki” tabiât, doğal güzellikler, muhteşem bir doğa, bir “yeryüzü cenneti” olan harika bir coğrafyanın güzellikleri olacak. Sonuçta dünyanın en gözde turistik adalarından biri, gidip gezdiğimiz.
Hazırsanız; üç yıl aradan sonra siz sevgili okurlarımızla ve gönüldaşlarımızla yeni bir geziye çıkabiliriz.
Bu kez hem gezi hem tatil, hem tarih hem coğrafya, hem dîn hem felsefe.
Hazırsanız, yolculuğa başlayabiliriz.
Hollandalı müzik grubu Vengaboys’un Mart 1999’da besteleyip söylediği ve dünya çapında çok sevilip dinlenen şarkısının isminde olduğu gibi:
“We’re Going to Ibiza!”
sediyani@gmail.com
SEDİYANİ SEYAHATNAMESİ
CİLT 13

Reino de España / İspanya Krallığı

Catalunya / Katalonya

