Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
TBMM Grup Başkan Vekili Selçuk Özdağ’ın yasama faaliyetleri raporu, yalnızca bir milletvekilinin Meclis çalışmalarını değil, parlamenter denetimin bugün karşı karşıya bulunduğu sorunu da tartışmaya açıyor.
TBMM Grup Başkan Vekili Selçuk Özdağ’ın yasama faaliyetleri raporu, yalnızca bir milletvekilinin Meclis çalışmalarını değil, parlamenter denetimin bugün karşı karşıya bulunduğu sorunu da tartışmaya açıyor.
Bir milletvekilinin Meclis’te ne yaptığına bakmanın en kestirme yollarından biri, verdiği kanun tekliflerine, soru önergelerine, araştırma önergelerine ve Genel Kurul çalışmalarındaki konuşmalarına bakmaktır.
Selçuk Özdağ’ın 28. Dönem yasama faaliyetlerini içeren raporu bu açıdan dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor.
Raporda 37 kanun teklifi, 528 yazılı soru önergesi, 118 Meclis araştırması önergesi ve 31 genel görüşme önergesi bulunuyor. Bunlara Genel Kurul’da yapılan 401 konuşma, komisyonlarda yapılan konuşmalar ve kamuoyuna yönelik 105 basın açıklaması da ekleniyor.
Bu rakamlar elbette tek başına bir milletvekilinin başarısını ölçmez. Yasama faaliyetinin niteliği, önergelerin içeriği ve sonuç alıp almadığı ayrıca incelenmelidir.
Ancak şu gerçeği de görmezden gelmek mümkün değil:
Özdağ, Meclis’in kendisine tanıdığı yasama ve denetim araçlarını yoğun biçimde kullanan milletvekillerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Soruların konusu hayatın kendisi
Rapordaki önergelerin başlıklarına bakıldığında, konuların yalnızca günlük siyasi tartışmalardan ibaret olmadığı görülüyor.
Depremzedelerin sorunlarından TOKİ projelerine, tarımdaki problemlerden gıda güvenliğine, belediyelerdeki harcama ve uygulamalardan OHAL KHK’ları nedeniyle yaşanan mağduriyetlere, toplantı ve gösteri hakkından yargı bağımsızlığı tartışmalarına kadar geniş bir alan söz konusu.
Kartalkaya’daki otel yangını, Yunus Emre Enstitüsü’ne ilişkin iddialar, kamu personeli ve vatandaşların çeşitli sorunları, Doğu Türkistan’daki gelişmeler ve daha birçok başlık da raporda yer alıyor.
Burada gazetecilik açısından asıl ilginç nokta ise şu:
Bir milletvekili soru soruyor.
Peki, yürütme bu soruya ne kadar zamanda ve ne ölçüde cevap veriyor?
Çünkü parlamenter denetimin gerçek değeri yalnızca sorunun sorulmasında değil, sorunun muhatabının cevap vermesinde ortaya çıkıyor.

TBMM’nin rakamları ne söylüyor?
Bu noktada kişisel değerlendirmelerden çıkıp TBMM’nin kendi verilerine bakmak gerekiyor.
TBMM Başkanlığının resmi verilerine göre 11 Haziran 2025 itibarıyla 28. Dönem’de işleme alınan 28.819 yazılı soru önergesinin 3.885’i süresi içinde, 15.837’si ise süresi geçtikten sonra cevaplanmıştı. 8.261 önerge cevaplanmamış, 832 önergenin ise cevaplanma süresi devam ediyordu.
Bu tablo, o tarih itibarıyla süresi içinde cevaplananların oranının yaklaşık yüzde 13,5 düzeyinde kaldığını gösteriyor.
Burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekir: Süresi içinde cevaplanmayan her önergenin hiçbir zaman cevaplanmadığını söylemek doğru değildir. Nitekim binlerce önerge daha sonra cevaplandırılmıştır.
Fakat soruların önemli bir bölümünün yasal süre geçtikten sonra cevaplanması ya da hiç cevaplanmaması, Meclis denetiminin etkinliği bakımından üzerinde durulması gereken bir konudur.
Üstelik TBMM’nin kendi sisteminde bazı önergelerin durumu doğrudan “Cevaplanmadığı Gelen Kâğıtlarda İlan Edildi” şeklinde yer alıyor.
Bir soru önergesinin arkasındaki insan
Bu noktada, meselenin yalnızca istatistiklerden ibaret olmadığını gösteren somut bir örnek de var.
Örneğin benim gazeteci ve yazar olarak yaşadığım mağduriyet ve hak ihlali iddiaları, DEM Parti Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu tarafından Meclis gündemine taşındı.
Gergerlioğlu, benim yaşadığım sürecin ve ortaya koyduğu iddiaların ilgili bakanlık tarafından açıklığa kavuşturulması amacıyla Adalet Bakanlığı’nın cevaplaması istemiyle TBMM Başkanlığı’na yazılı soru önergesi verdi. (https://www.reinanews.com/gazteciyazar-cuneyt-alphandan-basin-aciklamasi/55445)
Ancak söz konusu önergeye Adalet Bakanlığı tarafından cevap verilmedi.
Bu küçük gibi görünen ayrıntı aslında yazının ana meselesini bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
Çünkü bir vatandaşın yaşadığını ileri sürdüğü hak ihlali, bir milletvekili tarafından Meclis’in resmi denetim mekanizmasına taşınıyor.
Milletvekili görevini yapıp soruyu soruyor; fakat sorunun muhatabı cevap vermediğinde, vatandaşın yaşadığı iddia edilen mağduriyet de Meclis’in denetim mekanizmasında cevapsız kalıyor.
Burada mesele artık yalnızca benim kişisel hikâyem değildir.
Meclis’in bir vatandaş adına sorduğu soruya yürütmenin cevap verip vermemesi, parlamenter denetimin nasıl işlediğine ilişkin somut bir örnektir.
İşte yazılı soru önergesinin demokratik anlamı tam da burada ortaya çıkıyor:
Bir vatandaşın sesi, milletvekilinin önergesiyle devletin resmi kayıtlarına giriyor. O soruya cevap verilmediğinde ise yalnızca milletvekilinin sorusu değil, o sorunun arkasındaki vatandaşın talebi de cevapsız kalıyor.
“Milli irade” Meclis’te ne anlama geliyor?
Türkiye’de siyasi tartışmaların en sık kullanılan kavramlarından biri “milli irade”.
Sandık elbette milli iradenin temel araçlarından biridir. Ancak sandıkta seçilen milletvekillerinin Meclis’te soru sorması, araştırma istemesi, kanun teklifleri vermesi ve yürütmeden bilgi talep etmesi de temsil mekanizmasının ayrılmaz parçalarıdır.
Bir vatandaş milletvekilini seçtiğinde, milletvekiline yalnızca Genel Kurul’da oy kullanması için yetki vermiyor. Aynı zamanda onun aracılığıyla yürütmeden bilgi ve hesap isteme imkanına da sahip oluyor.
Bu nedenle bir milletvekilinin sorusuna cevap verilmemesi, yalnızca o milletvekilinin kişisel meselesi olarak görülemez.
Sorunun muhatabı milletvekili görünse de, soru aracılığıyla seçmenin kendisi de kamu yönetimine ulaşmaktadır.
Asıl sorun soru sormak mı, cevap almak mı?
İşte Selçuk Özdağ’ın raporu bu açıdan başka bir tartışmanın kapısını açıyor.
Bir milletvekili 528 yazılı soru önergesi verebilir.
Fakat bu soruların önemli bir bölümü zamanında cevaplanmıyorsa, mesele artık milletvekilinin çalışma performansını aşar ve Meclis’in denetim kapasitesine dönüşür.
Dahası, yalnızca “cevap verildi” ibaresi de yeterli değildir.
Gazetecilikte bir sorunun cevabını değerlendirirken nasıl “cevap verilmiş mi?” sorusuyla yetinmiyorsak, parlamentoda da aynı ölçüyü kullanmak gerekir.
Sorulan sorunun karşılığı gerçekten verilmiş mi?
Sorulan bilgi açıklanmış mı?
Rakam istenmişse rakam verilmiş mi?
Bir iddia sorulmuşsa iddia araştırılmış mı?
Yoksa soru, genel ifadelerden oluşan bürokratik bir metinle mi geçiştirilmiş?
Bunlar ayrıca incelenmesi gereken sorular.
Meclis’in gücü cevaptan geçiyor
Selçuk Özdağ’ın yasama faaliyetleri raporu, bir milletvekilinin elindeki demokratik denetim araçlarını ne ölçüde kullanabileceğini göstermesi açısından önemli.
37 kanun teklifi…
528 yazılı soru…
118 Meclis araştırması…
31 genel görüşme önergesi…
401 Genel Kurul konuşması…
Fakat bunun hemen arkasından daha büyük bir soru geliyor:
Meclis ne kadar soru sorarsa sorsun, yürütme cevap vermediğinde denetim mekanizması ne ölçüde çalışabilir?
Türkiye’nin tartışması gereken meselelerden biri tam olarak budur.
Çünkü güçlü Meclis yalnızca çok konuşan Meclis değildir.
Güçlü Meclis, sorduğu sorunun cevabını alabilen; aldığı cevabı denetleyebilen ve gerektiğinde bu cevabın hesabını yeniden sorabilen Meclis’tir.
Selçuk Özdağ’ın raporu bir milletvekilinin yasama faaliyetleri bakımından ortaya koyduğu yoğunluğu gösteriyor.
Ama raporun belki de daha önemli tarafı, bize şu soruyu sordurmasıdır:
Milletvekilleri görevlerini yapıyor. Peki, yürütme Meclis’e karşı aynı ölçüde hesap veriyor mu?
Bu sorunun cevabı yalnızca bir milletvekilinin faaliyet raporuyla ilgili değildir.
Çünkü milli iradenin ölçüsü yalnızca sandıkta kullanılan oy değildir.
O oyun ardından oluşan Meclis’in soru sorma, cevap alma ve hesap sorma gücü de milli iradenin Meclis’teki gerçek karşılığıdır.