Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Türkiye, belki de uzun yıllardan sonra ilk defa, kavganın nasıl sürdürüleceğini değil, kavganın nasıl sona erdirileceğini konuşabileceği bir eşiğe geliyor.
Türkiye, belki de uzun yıllardan sonra ilk defa, kavganın nasıl sürdürüleceğini değil, kavganın nasıl sona erdirileceğini konuşabileceği bir eşiğe geliyor.
Böyle zamanlar sıradan zamanlar değildir.
Çünkü çatışmayı başlatmak için bazen küçük bir hadise yeter; fakat yılların acısını, güvensizliğini ve öfkesini geride bırakmak büyük bir akıl, sabır ve irade ister.
Binaen aleyh bugün hepimize düşen görev, geçmişin bütün hesaplarını aynı anda görmek değil; geleceğin kapısını açık tutmaktır.
Tam da böyle bir iklimde oynanan Trabzonspor–Amedspor karşılaşmasına yalnızca doksan dakikalık bir futbol müsabakası olarak bakmamak gerektiğini düşünüyorum.
Tribünlerden sosyal medyaya, kullanılan kelimelerden yapılan yorumlara kadar herkesin biraz daha dikkatli olması gereken günlerden geçiyoruz.
Çünkü futbol bazen sadece futbol değildir.
Bir tezahüratın, bir pankartın, bir kelimenin veya birkaç kişinin taşkınlığının milyonlarca insanın duygusuna tercümanmış gibi sunulduğu bir çağdayız.
Oysa ne Trabzon birkaç öfkeli sesten ibarettir ne Diyarbakır birkaç sloganla tarif edilebilir.
Trabzon da bu memleketin kadim bir şehridir, Diyarbakır da.
Karadeniz’in dalgası da bizimdir, Dicle’nin suyu da.
Bir futbol maçından yeni düşmanlıklar üretmek kolaydır. Zor olan, aynı maçtan yeni bir kardeşlik dili çıkarabilmektir.
Bugün bize kolay olan değil, zor olan lazımdır.
Acılarımızı yarıştırmayalım
Bu coğrafyada hemen herkesin anlatacağı bir acısı vardır.
Kiminin evladı, kiminin kardeşi, kiminin babası, kiminin arkadaşı…
Bazı evlerin acısı mezarlıklarda, bazılarınınki dağlarda, bazılarınınki şehirlerde, bazılarınınki ise hâlâ anlatılmamış hatıralarda duruyor.
Acıya hürmet etmek insanlığın gereğidir.
Fakat acıları yarıştırmaya başladığımız anda vicdanın yerini siyaset, yasın yerini öfke almaya başlar.
Bir annenin gözyaşının kimliği olmaz.
Bir mezarın başındaki feryadın dili sorulmaz.
Bunun için artık birbirimizin yarasını kanatmak yerine birbirimizin yarasına dokunmayı öğrenmeliyiz.
Kimse kendi acısından vazgeçmek zorunda değildir. Kimse hafızasını silmek zorunda da değildir.
Fakat hafıza başka şeydir, intikam başka şey.
Hatırlamak başka şeydir, geçmişi bugünün çocuklarına yeniden kavga olarak miras bırakmak başka şey.
Barış zamanlarının da bir ahlakı vardır
Savaşın bir dili olduğu gibi barışın da bir dili vardır.
Çatışma dönemlerinde toplumlar en sert kelimeleri alkışlayabilir. Barış dönemlerinde ise en kıymetli insanlar, en yüksek sesle konuşanlar değil; en zor anda sükûnetini koruyabilenlerdir.
Bugün Türk’e de Kürt’e de düşen budur.
Birbirimizin sinir uçlarını keşfetmek değil, birbirimizin hassasiyetlerini gözetmek.
Bir tarafın acısını diğer tarafın yüzüne vurmak değil, o acıyı anlamaya çalışmak.
Geçmişten slogan devşirmek değil, geleceğe cümle kurmak.
Çünkü önümüzde çok daha büyük bir mesele var:
Çocuklarımız nasıl bir ülkede yaşayacak?
Otuz yıl sonra bugünün gençleri hâlâ birbirlerine dedelerinin kavgalarını mı anlatacaklar?
Yoksa “Bizim büyüklerimiz zor bir zamanda aklıselimi tercih etti ve bize daha huzurlu bir memleket bıraktı” mı diyecekler?
Ben ikinci ihtimali tercih ediyorum.
Fitnenin milliyeti olmaz
Böyle dönemlerde içeriden veya dışarıdan sürecin bozulmasını isteyenler olabilir.
Bazen siyasî hesaplar, bazen ekonomik menfaatler, bazen ideolojik taassup, bazen de sadece insan nefsinin intikam duygusu devreye girebilir.
Fakat fitnenin kimden geldiğinden önce, bizim ona nasıl cevap verdiğimiz önemlidir.
Bir kıvılcımı yangına çevirmek isteyen varsa ona verilecek en güçlü cevap yeni bir kıvılcım yakmak değildir.
Yangını söndürmektir.
Provokasyona karşı provokasyon, hakarete karşı hakaret, slogana karşı slogan bizi yeniden aynı çıkmaz sokağa götürür.
Aklıselim ise başka bir yol gösterir:
“Ben senin oyununa gelmeyeceğim.”
Belki bugün söylenmesi gereken en güçlü cümle budur.
Bu coğrafya hepimize yeter
Türklerin de Kürtlerin de başka bir coğrafyası yok.
Aynı dağların eteklerinde yaşadık, aynı pazarlarda alışveriş yaptık, aynı sofralarda ekmek böldük, aynı ordularda savaştık, aynı şehirlerde çocuk büyüttük.
Tarihimiz sadece ihtilaflardan oluşmadı.
İttifaklarımız, akrabalıklarımız, dostluklarımız, ortak sevinçlerimiz de oldu.
Tarihin yalnızca kavga sayfalarını çocuklarımıza okutursak kavga üretiriz.
Birlikte başardığımız sayfaları da okutursak ortak gelecek üretiriz.
Bu sebeple bugün ihtiyacımız olan şey romantik kardeşlik nutukları da değildir.
Adaletle desteklenmiş gerçek bir kardeşliktir.
Hukukla güçlendirilmiş eşitliktir.
İnsanların dilinden, kimliğinden, memleketinden korkmadığı; devletin bütün vatandaşlarına aynı hukukla baktığı demokratik bir toplumsal düzendir.
Kardeşlik ancak adalet üzerinde yükselirse kalıcı olur.
Gençlerimize kavga değil gelecek bırakalım
Ben meseleyi en fazla gençler açısından önemsiyorum.
Bugünün yirmi yaşındaki gencinin, elli yıl önce başlayan bir kavganın bütün psikolojik yükünü sırtında taşıması adil değildir.
O genç iş istiyor.
Eğitim istiyor.
Dünyayı görmek istiyor.
Kendi dilini, kültürünü ve kimliğini özgürce yaşarken ülkesinde huzur içinde yaşamak istiyor.
Trabzon’daki genç de bunu istiyor, Diyarbakır’daki genç de.
Erzurum’daki de, İstanbul’daki de, Hakkâri’deki de…
Öyleyse bizim neslin vazifesi gençlere yeni düşmanlıklar öğretmek değil, eski düşmanlıkları azaltmaktır.
Bizim çözemediğimiz her meseleyi onların omuzlarına bırakmak büyük bir haksızlık olur.
Herkes bir kelimesinden vazgeçsin
Belki de toplumsal barış bazen çok büyük teorilerden önce küçük fedakârlıklarla başlar.
Herkes karşı tarafı yaralayan bir kelimesinden vazgeçsin.
Herkes bir sloganını eksiltsin.
Herkes sosyal medyada paylaşmadan önce bir dakika düşünsün.
Herkes kendi mahallesine konuşmak yerine biraz da karşı mahallenin ne hissedeceğini hesaba katsın.
Hiç kimse bundan küçülmez.
Bilakis büyür.
Çünkü barış dönemlerinin kahramanları, öfkesini en iyi haykıranlar değil; öfkesini yönetebilenlerdir.
Bazen susmak korkaklık değildir.
Bazen cevap vermemek yenilgi değildir.
Bazen geri çekilen bir kelime, ileri atılan bin adımdan daha değerlidir.
Şimdi memleket aklına ihtiyaç var
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey Türk’ün Kürt’e, Kürt’ün Türk’e üstün gelmesi değildir.
Hepimizin öfkemize üstün gelmesidir.
Bir futbol karşılaşmasını bile kardeşlik imtihanına dönüştürebilecek kadar hassas bir dönemden geçiyorsak, siyasetçisinden gazetecisine, taraftarından kanaat önderine kadar herkesin omuzlarında büyük bir sorumluluk vardır.
Bugün sözü olan söylesin; fakat yaralamadan.
Eleştirisi olan yapsın; fakat aşağılamadan.
Acısı olan anlatsın; fakat başka bir acıyı küçültmeden.
Hakkını isteyen istesin; fakat başkasının hakkını inkâr etmeden.
Ve herkes bilsin:
Bu süreç herhangi bir partinin, herhangi bir kişinin veya herhangi bir siyasi hareketin meselesinden çok daha büyüktür.
Mesele çocuklarımızın geleceğidir.
Mesele ülkenin huzurudur.
Mesele elli yıl sonra nasıl bir Türkiye bırakacağımızdır.
Önümüzde dikensiz bir gül bahçesi yok.
Provokasyonlar olacaktır.
Sert sözler söylenecektir.
Bazen eski yaralar kaşınacaktır.
Bazen hepimizi öfkelendirecek görüntüler çıkacaktır.
Tam da o anlarda kendimize şu soruyu sormalıyız:
Söyleyeceğim bu söz bizi geleceğe mi taşıyacak, yeniden geçmişe mi sürükleyecek?
Cevabımız geleceğin lehine olmalıdır.
Trabzon ile Diyarbakır’ın, Türk ile Kürt’ün, doğu ile batının birbirine söyleyecek sözü bitmedi.
Asıl şimdi yeni bir söz söylemenin zamanıdır.
Kin değil hukuk.
İntikam değil adalet.
Hamaset değil akıl.
Ayrışma değil eşitlik.
Kavga değil siyaset.
Ve hepsinden önemlisi:
Birbirimizi yenmeye değil, birlikte yaşamayı başarmaya ihtiyacımız var.
Çünkü bazen bir milletin geleceğini en yüksek sesle bağıranlar değil, yangın büyürken elinde bir tas suyla koşanlar kurtarır.
Bugün hepimize düşen, o suyu taşımaktır.
MIRA VATEIŞ ŞIMA KEYF XUY
QOOL XET MARA XUY ŞIMA ŞIMAR HOL NİO🤲