“Kaos Cumhuriyeti”…

Yayınlama: 06.10.2026
5
A+
A-
🔊

Şu an ülke ve millet olarak içinde bulunduğumuz buhranı; ağır ekonomik, siyasal ve en önemlisi ahlaki krizle birlikte yaşadığımız tabloyu Fikret Başkaya hoca, “Kaos Cumhuriyeti” olarak tanımlıyor.

Liyakatin çökertilmesi, iktidara yakın olmayan; tarikatı, cemaati ve “dayısı” bulunmayanlara yaşam alanı bırakılmamasıyla birlikte, düşünce ve ifade özgürlüğünün, entelektüel hayatın ve bilimin engellendiği, Ortaçağ zihniyetinin dayatıldığı bir sistemle karşı karşıyayız.

Son olarak yaşadığımız “fon krizi” de bu ahlaki çürümenin, yozlaşmanın, anayasal kurumların denetimsiz bırakılmasının, hesapsızlığın ve başıboş yönetim anlayışının bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor.

Fikret hocanın bana gönderdiği ve Kerem Kırımlıoğlu’na verdiği röportajdaki analizleri son derece önemli bulduğum için sizlerle paylaşmak istedim.

İşte hocanın analizi:

Fikret Başkaya ile “ahval-i umumiye”ye dair…

Söyleşi: Kerem Kırımlıoğlu

Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu bir kelimeyle ifade edin desem, o kelime ne olurdu?

Herhalde “kaos” olurdu…

Kaos durumunda mevcut kurumlar işlevsizleşir, kurallar geçerliliğini yitirir ve bir öngörülemezlik durumu ortaya çıkar… Kaos aynı zamanda etik değerlerin aşınmasıdır… Malûm, etik sınır demektir; potansiyel olarak yapılabilir olandan sakınmaktır… Etiğin ahlâka ve yasaya önceliği vardır…

Eski düzen işlevsizleşir ama henüz yenisi de ortada yoktur… Kurumlar yerli yerinde duruyordur; lâkin varlık nedenlerine yabancılaşmış olarak…

Mahkemeler var ama herkes için aynı anlama gelmiyor… AKP yandaşı olanlar için geçerli değil… İktidar yanlıları için her şey serbest…

Medya (basın) var ama Saray’ın borazanı… Gerçek gazeteciler devede kulak ve üstelik sürekli kapatılma ve hapis tehdidi altında… Medya (basın, gazeteler, televizyonlar), küçük bir istisna dışında, varlık nedenine külliyen yabancılaşmış durumda…

Oysa gazeteci namussuz olamaz… Namussuzsa gazeteci değildir…

Toplumun öteki büyük yarısını düşman sayan ve öyle muamele eden bir rejim varlığını nasıl sürdürecek?

Elbette böyle bir rejimin uzun vadede varlığını sürdürmesi mümkün değildir ama benden sonrası tufan mantığıyla hareket etmeye de devam eder…

Onca pisliğe batmış bir rejim için geri dönüş kolay değildir… İki nedenle iktidarı bırakmak istemez: Birincisi, yağma ve talandan, ballı börekten vazgeçmek zordur; ikincisi, iktidardan gittiğinde yargılanma riski var… O zaman da ileriye doğru kaçmaktan başka çare kalmaz…

AKP iktidarının öncekilerden ne farkı var?

Oldum olası Türkiye’de siyaset, bütçeyi, hazineyi, müşterekleri (herkesin olanı, herkesin kullanımına sunulması gerekeni) yağmalamak, talan etmek üzerinedir. Ama AKP öncesi dönemin iktidarları, siyasetçileri belirli sınırı aşmamaya özen gösteriyorlardı.

Birinci fark bu. İkincisi, AKP Politik İslamcı bir parti. Becerirse Türkiye’yi Körfez’deki İslam devletçikleri gibi bir rejime dönüştürme hedefi var ki o alanda hayli yol aldıklarını da teslim etmek gerekir.

O zaman da devlet kurumlarının işlevsizleşmesi, içlerinin boşalması arzulanır bir şey… Beceriksizliğin ve yanlışın eseri değil…

Türkiye’nin “demokrasi performansının” bu kadar yerlerde sürünmesi nasıl açıklanabilir?

Sorun, doğrudan yurttaş bilinci zaafıyla ilgili**… Osmanlı’nın tebâsının bir cumhuriyetin yurttaşı olamamasıyla ilgili…**

Eğer yurttaş bilinci olsaydı bu ülke bu hale gelir miydi?

Bir nüfus cüzdanına sahip olmak, 4-5 yılda bir önüne konulan sandığa oy atmak yurttaş olmak için yeterli koşul değildir… Verdiği verginin hesabını soramayana yurttaş denemez…

Türkiye’de mücadeleyle kazanılmış tek bir hak yoktur… Elbette bu mücadele yapılmıyor demek değil… Mücadele yapılıyor, büyük bedeller de ödeniyor ama şeylerin seyrini değiştirecek yüksekliğe bir türlü çıkılamıyor…

Bizde sonuç alıcı mücadele zaafı var…

Rejim, “verilmiş, bahşedilmiş” güdük haklar temelinde varlığını sürdürdü, sürdürüyor… Anayasa ve kanunlar kitlelerin gıyabında kotarılıyor… Anayasaları darbeciler yapıyor…

Mesela Anayasa’nın ikinci maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal hukuk Devletidir” deniyor… Bu bir cümlede dört yalan söylemektir…

Sosyal hukuk devletinde emekli polis memuru geçinemediği için intihar etmez… Diyanet İşleri Başkanlığı diye devasa bir kurum devletin göbeğinde yer alıyorsa, orada laiklikten söz edilemez…

Beş yılda bir önüne konan sandığa oy atmanın hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur… Seçimler, seyirciyi oyalama aracı olmanın ötesine geçemiyor…

Neler yapılırsa bu sefil süreç durdurulabilir, süreç tersine çevrilebilir?

Bir sirk oyunu olan siyaset yapma tarzının ve alışkanlığının dışına çıkmak gerekiyor ve bu imkânsız değil…

Bunun için siyasetin nesnesi olmaktan çıkıp, öznesi olmak gerekiyor… Siyaseti kaşarlanmış profesyonel politikacıların elinden almak, herkesin şeyi, işi yapmak gerekiyor…

Zira mevcut siyaset tarzında kullanılan oyun bir karşılığı yok… Aynı şekilde seçenle seçilen arasında da bir temsiliyet ilişkisi yok… “Seçilenler” seçenleri temsil etmiyor…

Siz “uygarlık krizinden, ‘uygarlık paradigmasını değiştirmek’ gerektiğini” söylüyorsunuz. Kapitalist dünya sisteminin bugün içinde bulunduğu durum nasıl tanımlanabilir?

Artık “bunak kapitalizmden” söz etme zamanı…

Kapitalist sistem tarihsel ömrünü doldurdu… Bunama, geri dönüşü olmayan sınırın aşıldığı durumu ifade eder…

Artık kapitalizmin Büyük İnsanlığa teklif edebileceği bir şey yok… Her seferinde sosyal kötülükleri (açlık, yoksulluk, sefalet, işsizlik, iğretilik…) azdırmadan, doğa tahribatını, ekolojik yıkımı ve iklim krizini derinleştirmeden yol alamıyor…

Velhasıl genel bir sürdürülemezlik durumu söz konusu… Her geçen gün işlerin daha da sarpa sarması kaçınılmaz…

Boşuna “ne ile cebelleştiğini bilmek önemlidir” denmemiştir…

Neler yapılır, nelerden sakınılırsa bu tehlikeli süreç tersine çevrilebilir, insanlığın ve uygarlığın geleceği kurtarılabilir?

Vakitlice saçma üretimi, rezil tüketimi kısmak gerekiyor… Fakat öyle bir şey kapitalizm dâhilinde mümkün değildir…

Üretim ve tüketim bugünkü tempoyla yol almaya devam ederse, sadece sosyal kötülükler değil, iklim krizi ve ekolojik yıkım da derinleşecektir…

Milyonlarca gereksiz, zararlı, vazgeçilebilir şey üretiliyor, satılıyor, tüketiliyor… Ve yarın bugünkünden daha çok üretilme-tüketilme zorunluluğu var…

Zira kapitalizm sınırsız büyüme, yayılma, genişleme eğilimine ve dinamiğine sahip bir sistemdir… Varlığını büyümeye borçludur…

Hiçbir kapitalist veya kapitalist işletme “Bana bu kadar yeter, burada durayım” diyemez… Kapitalizm sınırsız büyüme eğilimine sahip ama bu dünyanın kaynakları sınırlı…

Siyasetçiler yeteri kadar büyüyememekten şikâyetçi… Burada bir çelişki yok mu?

Büyüme kapitalistler için bir tercih sorunu değil… Bir zorunluluk…

Zira çılgın/vahşi rekabet ortamında her kapitalist büyümeye mecburdur; aksi halde büyükler tarafından yutulur ve yarış alanının dışına atılır…

Özgür Üniversite’de yaptığınız sunumda, hâlen kullanılan kaynağın %30’uyla 8,5 milyar insanı insan haysiyetine yaraşır, mütevazı bir standartta yaşatmanın mümkün olduğunu söylemiştiniz…

İnsan refahı için gerekli olmayan, milyonlarca gereksiz, vazgeçilebilir, dahası zararlı şeyler üretiliyor, satılıyor, tüketiliyor…

Bu dünyanın böylesi bir aşırılığı tolere etmesi mümkün değil… Zira bir şey üretmek demek doğadan bir şeyler çekmek, azaltmak, eksiltmek demektir…

Üstelik üretirken de tüketirken de kirletmek kaçınılmazdır…

Teknik bilimin her sorunu çözeceği söyleminin bir karşılığı yok mu?

Kapitalizm dâhilinde teknik bilim daha çok üretmenin, daha çok kâr etmenin hizmetindedir…

Kapitalizm söz konusuyken, üretimin insana, topluma, doğaya verdiği zararlar dikkate alınmaz…

Teknolojik yenilikler, insanlar daha az çabayla daha çok üretsinler, rahat etsinler, boş zamanları olsun, kendilerini gerçekleştirebilsinler diye üretilmiyor… Daha çok kâr etmek için üretiliyor ve sonuç ortada…

Maalesef toplumda yaygın bir teknoloji hayranlığı, teknoloji fetişizmi var…

Modern teknolojiler oldum olası toplumsal eşitsizlikleri, sömürüyü, mülksüzleşmeyi ve doğa tahribatını derinleştirdi…

İşçiler üzerindeki baskı arttı, üretim sürecine sokulan her yeni teknoloji proleterleşmeyi büyüttü, insanları yaşam için gerekli, vazgeçilmez olan üretim ve yaşam araçlarından mahrum etti…

Bu durumun sonucu olarak da her ileri aşamada yoksulluk, sefalet, toplumsal kutuplaşma ve doğa tahribatı derinleşti…” diyor Fikret Başkaya hoca.

 

 

 

 

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.