Kürt Meselesi: Geçmişin Yükünden Geleceğin Sorumluluğuna

Yayınlama: 04.11.2026
4
A+
A-
🔊

Uzun bir aradan sonra yeniden Kürt meselesini, Türkiye’de ve bölgede yaşayan Kürtlerin bugününü ve geleceğini değerlendirmek istiyorum.

Çünkü artık meseleye yalnızca geçmişte yaşananlar üzerinden bakmak yeterli değildir. Türkiye’de, Irak’ta, Suriye’de ve İran’da yaşanan gelişmeler, değişen bölgesel dengeler ve dünyanın yeniden şekillenen siyasi yapısı, Kürt meselesine daha geniş bir pencereden bakmayı zorunlu kılıyor.

Bu meseleyi değerlendirirken ne duygularımızın esiri olmalı ne de yaşanan acıları görmezden gelmeliyiz. Tarihi bilmek, bugünü doğru okumak ve geleceği akılla değerlendirmek zorundayız.

Önce şu soruyu soralım:

Kürtler bundan sonra nasıl bir gelecek istiyor ve bu geleceği hangi yollarla kurabilir?

Kanaatimce bugün üzerinde durmamız gereken asıl mesele budur.

GEÇMİŞTEN DERS ALMADAN GELECEK KURULAMAZ

Kırk yılı aşkın çatışmalar yalnızca can kayıplarına yol açmadı. Köyler boşaldı, aileler dağıldı, ekonomik imkânlar tükendi, toplumsal güven zedelendi. Birkaç nesil bu meselenin ağır bedellerini yaşayarak büyüdü.

Devlet de toplum da büyük kayıplar yaşadı.

Peki, bunca tecrübeden sonra aynı yöntemlerle farklı sonuçlar beklemek ne kadar akılcıdır?

Artık kabul etmeliyiz ki silahla kalıcı bir çözüm üretilemediği gibi Kürtlerin kimlik, dil ve eşit yurttaşlık taleplerini sürekli güvenlik meselesi olarak değerlendirmek de çözüm getirmedi.

Burada iki temel sorumluluk vardır.

Devlet, vatandaşlarının haklarını hukuk güvencesine almak ve demokratik alanı genişletmek zorundadır. Silahlı yapılar ise silahı tamamen devreden çıkararak siyasetin önünü açmalıdır.

Bu iki sorumluluk birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan adımlardır.

Silahın susması barışın başlangıcıdır. Barışın kalıcı olması ise adaletin, hukukun ve güvenin yerleşmesine bağlıdır.

TÜRKİYE’DE KÜRT MESELESİNE NASIL BAKMALIYIZ?

Türkiye’deki Kürtlerin önemli bir bölümü artık yalnızca geçmişte yaşanan acıların konuşulmasını değil, geleceğe ilişkin somut adımların atılmasını bekliyor.

Bir insanın anadilini öğrenmesi, kültürünü yaşatması, kimliğine saygı duyulmasını istemesi neden devlet için bir tehdit olarak görülsün?

Kendi vatandaşının dilinden, kültüründen ve kimliğinden korkan bir anlayış toplumsal güveni nasıl sağlayabilir?

Oysa güçlü devlet, vatandaşının farklılığından korkan değil, o farklılığı hukuk içinde güvenceye alan devlettir.

Kürtlerin haklarının tanınması Türklerin haklarından bir şey eksiltmez. Türklerin güvenliği de Kürtlerin özgürlüğüne engel değildir.

Asıl mesele, bu iki halkı birbirinin karşısına koyan anlayıştan kurtulmaktır.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni ayrılıklar üretmek değil, herkesin kendisini eşit, özgür ve güvende hissedeceği bir düzen kurmaktır.

Bunun yolu da demokratik siyasetten, hukukun üstünlüğünden ve karşılıklı güvenden geçer.

BÖLGEDEKİ KÜRTLERİN GELECEĞİ

Meselenin bir de sınırlarımızın ötesindeki boyutu var.

Irak’ta Kürtler federal bir yapı içerisinde kendi kurumlarıyla varlıklarını sürdürüyor. Suriye’de Kürtlerin geleceği, ülkenin yeniden yapılanması ve siyasi sisteme katılımlarıyla bağlantılı. İran’da ise kimlik, özgürlük ve siyasal temsil talepleri önemli sorunlar arasında bulunuyor.

Her ülkenin tarihi, toplumsal yapısı ve siyasi şartları farklıdır. Bu nedenle bütün Kürtler için tek bir siyasi model önermek gerçekçi değildir.

Ancak değişmeyen bir ilke vardır:

Kürtler yaşadıkları ülkelerde sorun olarak değil, o ülkelerin eşit ve asli unsurları olarak görülmelidir.

Bölge devletlerinin artık şunu anlaması gerekiyor: Bir halkın kimliğini yok sayarak, haklarını erteleyerek veya onu sürekli güvenlik tehdidi olarak değerlendirerek kalıcı istikrar sağlanamaz.

Aynı şekilde Kürt siyasi hareketleri de bölgesel ve küresel güçlerin hesaplarında yer almanın doğurabileceği sonuçları iyi değerlendirmelidir.

Çünkü uluslararası ilişkilerde devletler çoğu zaman dostluklardan çok kendi çıkarlarına göre hareket eder.

Bugün destek veren bir güç, yarın değişen şartlar karşısında farklı bir tutum alabilir.

Bölgenin yakın tarihi bunun örnekleriyle doludur.

Bu nedenle Kürtlerin geleceği, dış güçlerin askerî ve siyasi hesaplarına bağlanmamalıdır.

Asıl güvence, yaşadıkları ülkelerde elde edecekleri anayasal haklar, demokratik kurumlar, ekonomik güç ve toplumsal birlikteliktir.

TÜRKİYE İÇİN TARİHÎ BİR FIRSAT

Türkiye, Kürt meselesini demokratik ve hukuki yollarla çözebilirse yalnızca kendi iç huzurunu sağlamış olmayacaktır.

Aynı zamanda Irak, Suriye ve İran’daki Kürtlerle daha güçlü ekonomik, kültürel ve siyasi ilişkiler geliştirebilecek önemli bir imkâna kavuşacaktır.

Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur:

Bölgedeki Kürtlerle kurulacak ilişkiler, komşu devletlerin toprak bütünlüğünü tehdit eden bir anlayışa değil, karşılıklı saygıya ve ortak çıkarlara dayanmalıdır.

Türkiye’nin bölgedeki Kürtleri kendisine uzaklaştırması değil, yakınlaştırması kendi geleceği açısından da önemlidir.

Çünkü Kürtler bu coğrafyanın geçici unsurları değil, binlerce yıllık tarihinin asli halklarından biridir.

Coğrafyayı değiştiremeyiz. Komşularımızı da seçemeyiz. Fakat birbirimizle kuracağımız ilişkilerin niteliğini değiştirebiliriz.

Güçlü bir Türkiye ile hakları güvence altına alınmış Kürtler birbirinin rakibi değil, birbirinin güvencesi olabilir.

BARIŞ NEDEN ZOR İLERLİYOR?

Çünkü yılların biriktirdiği güvensizlik birkaç açıklamayla ortadan kalkmıyor.

Geçmişte yaşanan acılar, yerine getirilmeyen sözler ve başarısız girişimler toplumun hafızasında duruyor.

Devlet güvenlik kaygılarını öne çıkarırken Kürt toplumu hak ve özgürlükler konusunda somut güvenceler görmek istiyor.

Siyasi partiler ise zaman zaman meseleyi günlük tartışmaların ve seçim hesaplarının dışına çıkaramıyor.

Üstelik ekonomik sıkıntılar, yolsuzluk tartışmaları, bölgesel krizler ve siyasetin yoğun gündemi, barış meselesinin hak ettiği ilgiyi görmesini zorlaştırıyor.

Ancak bütün bunlar sürecin sürekli ertelenmesine gerekçe olamaz.

Barışın yalnızca iyi niyet açıklamalarına değil, açık bir yol haritasına ihtiyacı vardır.

Silahsızlanma, hukuki düzenlemeler, demokratikleşme ve toplumsal güven birbirini tamamlayacak şekilde ilerlemelidir.

Bir tarafın bütün adımları atmasını bekleyip diğer tarafın yerinde durmasıyla sonuç alınamaz.

Güven, yalnızca söz vererek değil, verilen sözleri yerine getirerek oluşur.

KÜRT SİYASETİ DE KENDİNİ YENİLEMELİDİR

Burada Kürt siyasetinin de üzerinde düşünmesi gereken önemli meseleler vardır.

Silahlı mücadelenin sona ermesi yalnızca bir yöntemin terk edilmesi değildir. Aynı zamanda yeni bir siyaset anlayışının doğması anlamına gelmelidir.

Artık halkın günlük hayatına, ekonomik sorunlarına, eğitimine, üretimine ve geleceğine daha fazla odaklanan bir siyasi anlayışa ihtiyaç vardır.

Kimlik ve dil hakları elbette önemlidir. Ancak bir halkın geleceği yalnızca kimlik talepleriyle kurulamaz.

İşsiz gençlerin geleceği, yoksul ailelerin geçimi, şehirlerin kalkınması, tarımın ve hayvancılığın geliştirilmesi, eğitimde fırsat eşitliği de bu meselenin ayrılmaz parçalarıdır.

Kendi dilini özgürce konuşabilen ama iş bulamayan bir genç de sorun yaşamaktadır. Ekonomik imkânlara sahip olduğu halde kimliği nedeniyle dışlandığını hisseden bir insan da huzurlu değildir.

Dolayısıyla özgürlük ile refahı birbirinden ayıramayız.

Kürt siyasetinin önümüzdeki dönemde başarısı, yalnızca geçmişteki mücadeleye sahip çıkmasıyla değil, yeni nesillere nasıl bir gelecek sunabildiğiyle ölçülecektir.

Siyasetin merkezinde artık silah değil insan, çatışma değil müzakere, slogan değil çözüm bulunmalıdır.

BÖLGENİN GELECEĞİ ORTAK AKILLA KURULABİLİR

Ortadoğu’nun en büyük sorunlarından biri, farklı halkların ve inançların uzun yıllardır birbirine karşı kullanılabilmesidir.

Bazen milliyetçilik, bazen mezhepçilik, bazen de güvenlik kaygıları üzerinden toplumlar karşı karşıya getirildi.

Oysa bu coğrafyada Türklerin, Kürtlerin, Arapların ve Farsların kaderi birçok bakımdan birbirine bağlıdır.

Birinin sürekli kaybettiği, diğerinin sürekli kazandığı bir düzenin uzun ömürlü olması mümkün değildir.

Bölgenin geleceği yeni çatışmalarda değil, karşılıklı hakların tanındığı, sınırların savaş sebebi olmaktan çıktığı, ekonomik ve kültürel ilişkilerin güçlendiği bir anlayışta aranmalıdır.

Bunun için devletlerin de siyasi hareketlerin de geçmişin alışkanlıklarından kurtulması gerekiyor.

Hiç kimse yalnızca kendi doğrularını dayatarak kalıcı bir çözüm üretemez.

Akıl, karşı tarafın kaygılarını da anlamayı gerektirir. Adalet ise yalnızca kendimiz için istediğimiz hakları başkaları için de savunabilmektir.

HASILI KELAM: GELECEĞİ KİMİNLE VE NASIL KURACAĞIZ?

Ben Kürt meselesine ne yalnızca devletin penceresinden ne de herhangi bir siyasi hareketin bakış açısından yaklaşmayı doğru buluyorum.

Meseleye tarih, hukuk, siyaset, toplum ve insan hayatı üzerinden bakmak gerektiğine inanıyorum.

Devletin birliğini savunmak, vatandaşın meşru haklarını görmezden gelmeyi gerektirmez. Kürtlerin haklarını savunmak da silahlı mücadeleyi savunmak anlamına gelmez.

Artık geçmişin yanlışlarını tekrar ederek geleceği kuramayız.

Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürtlerin hak ve özgürlüklerine kavuşması ve bölge halklarının huzur içinde yaşaması birbirine karşı değil, birbirini tamamlayan hedeflerdir.

Burada asıl sorumluluk hem devletlere hem siyasi yapılara hem de toplumun kanaat sahibi insanlarına düşmektedir.

Çünkü barış yalnızca yöneticilerin masada anlaşmasıyla tamamlanmaz. Halkın vicdanında karşılık bulmadıkça kalıcı hale gelemez.

Kürtlerin geleceği ne silahın gölgesinde ne de başka devletlerin merhametinde olmalıdır. Hukukun güvencesinde, demokratik siyasetin içinde ve halkın özgür iradesiyle şekillenmelidir.

Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:

Çocuklarımıza geçmişin korkularını ve düşmanlıklarını mı bırakacağız, yoksa herkesin kendi kimliğiyle, diliyle ve kültürüyle huzur içinde yaşayabileceği bir gelecek mi?

Kanaatimce artık kimin haklı çıktığını ispatlamaktan çok, herkesin huzur içinde yaşayabileceği bir düzen kurmayı düşünmeliyiz.

Çünkü gerçek başarı, karşı tarafı yenmek değil, gelecek nesillerin yeniden aynı acıları yaşamasını önlemektir.

Silahların sustuğu yerde hukuk konuşmalı; korkunun yerini güven, inkârın yerini eşitlik, çatışmanın yerini demokratik siyaset almalıdır.
Ve
Son olarak, cezaevinde on yılını geride bırakan Sn. Selahattin Demirtaş’a da değinmek isterim. Hukukun ve adaletin herkes için eşit işlemesi gerektiğine inanıyor, kendisine özgürlük diliyorum. Çünkü barışın yolu yalnızca silahların susmasından değil, adaletin herkese güven vermesinden geçer.
Bımune xeyru weşid e🤲

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.