Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Son günlerde Alevilik, “Ali’siz Alevilik” ve Aleviliğin İslam’la ilişkisi yeniden gündeme geliyor.
Doğrusu böylesine hassas bir konuda konuşmanın da susmanın da bir mesuliyeti olduğunu düşünüyorum. İnanç alanı, hele yüzyılların acılarını, kırılmalarını ve hassasiyetlerini taşıyan Alevilik gibi bir mesele, birkaç keskin cümleyle hüküm verilecek bir alan değildir.
Buna rağmen sessiz kalmak istemedim.
Kimseye Aleviliği öğretmek, kimsenin inancına sınır çizmek veya “Sen Alevisin, sen değilsin” demek için değil; yıllardır din, toplum ve insan meseleleri üzerine düşünen, medrese geleneğinden gelen bir insan olarak bu en riskli ve hassas konulardan birine kendi mütevazı zaviyemden birkaç cümleyle katkı sunmak istedim.
Yanlışım varsa düzeltilir, eksiğim varsa tamamlanır.
Çünkü inanç meselelerinde hüküm dağıtmaktan çok birbirimizi anlamaya ihtiyacımız var.
Önce kelimenin kendisinden başlayalım: Alevi ne demektir?
“Ali’siz Alevilik” denildiğinde benim zihnimde ilk beliren soru çok basittir:
Ali yoksa neden adı Alevilik?
Çünkü “Alevi” adlandırmasının kendisi zaten Hz. Ali’ye nispeti ifade eder. Kelimenin tarih içerisindeki kullanımı ve bugünkü sosyolojik anlamı elbette bundan daha geniş ve karmaşıktır; fakat isim ile Hz. Ali arasındaki bağ ortadadır.
Dolayısıyla burada önce kavramsal bir meseleyle karşı karşıyayız.
Bir insan elbette Hz. Ali’ye inançsal bir bağlılık duymayabilir. Kendisine seküler, hümanist, kültürel Alevi veya başka bir kimlik de verebilir. Buna kimsenin müdahale hakkı yoktur.
Fakat Hz. Ali’yi bütünüyle dışarıda bırakan bir anlayışa yine “Alevilik” denildiğinde, bu defa kelimenin kendisiyle tarif edilen düşünce arasında ciddi bir nispet problemi ortaya çıkıyor.
Ben bunu birilerini Alevilikten çıkarmak için söylemiyorum.
Tam tersine, kavramı kendi tarihî kökü içerisinde anlamaya çalışıyorum.
Eğer “Alevi” ismi Ali’ye nispeti taşıyorsa, Ali’yi bütünüyle çıkardıktan sonra geriye kalan düşüncenin tarihî Alevilikle aynı isim altında tarif edilip edilemeyeceği doğal olarak sorulabilir.
Hatta daha açık söyleyelim:
Ali’siz bir düşünce elbette olabilir; fakat ona neden Alevilik diyelim?
Belki başka bir düşünce, başka bir kültürel kimlik veya başka bir felsefi yorum olarak kendisini isimlendirmesi daha tutarlı olur.
Bu bir dışlama cümlesi değil; isim ile müsemma, yani ad ile o adın işaret ettiği mana arasındaki ilişkinin sorgulanmasıdır.
Aleviliğin hafızasında Ali nerede?
Meseleyi bugünkü siyasi tartışmalardan çıkarıp tarihî hafızaya baktığımızda karşımıza bazı temel kavramlar çıkar:
Hak-Muhammed-Ali.
Ehl-i Beyt.
On İki İmam.
Kerbelâ.
Hz. Hüseyin.
Cem, erkân, ocak, dede ve talip.
Bunlar Anadolu Aleviliğinin üzerine dün yapıştırılmış kelimeler değildir.
Yüzyıllardır nefeslerde, deyişlerde, cemlerde, dualarda ve erkânda yaşayan bir hafızanın parçalarıdır.
Bu sebeple Hz. Ali’yi bu yapının içerisinden tamamen çıkarıp aynı tarihsel Alevilikten söz edip edemeyeceğimiz elbette ilmî olarak tartışılabilir.
Bunu sormak hakaret değildir.
Fakat burada hassas bir çizgiyi korumalıyız:
“Ali’siz bir Alevilik tarihsel olarak mümkün müdür?” diye sormak başka; “Ali’yi benim anladığım biçimde anlamıyorsan Alevi değilsin” demek başkadır.
Birincisi ilmî ve tarihî bir tartışmadır.
İkincisi insanların inanç alanına müdahaledir.
Ali yalnız Alevilerin Ali’si değildir
Bir de meselenin bize bakan tarafı var.
Hz. Ali’yi sadece Alevilere aitmiş gibi görmek de eksik bir tarih okumasıdır.
Ali bizim de Ali’mizdir.
Ehl-i Beyt bizim de Ehl-i Beyt’imizdir.
Hüseyin bizim de Hüseyin’imizdir.
Kerbelâ bizim de yaramızdır.
Hz. Ali, Resûlullah’ın amcasının oğlu ve damadı, ilk Müslümanlardan biri; ilim, cesaret, zühd ve adalet denildiğinde İslam tarihinin en büyük şahsiyetlerinden biridir.
Sünni tasavvuf geleneğindeki birçok silsilenin Hz. Ali üzerinden Resûlullah’a ulaşması da bu müşterek hafızanın önemli göstergelerinden biridir.
Dolayısıyla Ali üzerinden yeni duvarlar örmek yerine, Ali üzerinden eski duvarları yıkabiliriz.
Çünkü Ali bir mezhebin tapulu malı değildir; ümmetin müşterek değeridir.
Ali demek yalnızca bir isim söylemek değildir
Fakat burada hepimizin kendimize dönüp bakması gerekiyor.
Ali demek kolaydır.
Ali’nin adaletini taşımak zordur.
Hüseyin demek kolaydır.
Hüseyin gibi zulüm karşısında dik durmak zordur.
Ehl-i Beyt sevgisini dilden düşürmemek kolaydır; insanların hakkına, hukukuna ve haysiyetine riayet etmek daha zordur.
Bazen mezhep tartışmalarında isimleri o kadar öne çıkarıyoruz ki o isimlerin temsil ettiği ahlakı unutuyoruz.
Ali’yi seviyorsak adaletini de seveceğiz.
Hüseyin’i seviyorsak zulme karşı duruşunu da seveceğiz.
Kerbelâ için ağlıyorsak bugünün mazlumunu da göreceğiz.
Yoksa Ali dilimizde kalır, hayatımıza inmez.
Alevilik de tarih içerisinde değişti
Bir gerçeği daha kabul etmeliyiz.
Hiçbir toplumsal yapı yüzlerce yıl boyunca hiç değişmeden kalmaz.
Alevi toplumu da bundan bağımsız değildir.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, şehirleşme, köylerden kentlere göç, Avrupa’ya göç, modern eğitim, sol hareketler, sekülerleşme ve kimlik siyaseti Alevi toplumunda da önemli dönüşümler meydana getirdi.
Bugün kendisini Alevi olarak tanımlayan herkes Aleviliği aynı biçimde tarif etmiyor.
Aleviliği İslam’ın içerisinde gören vardır.
Bir irfan ve tasavvuf yolu olarak gören vardır.
Kültürel kimlik tarafını öne çıkaran vardır.
Daha seküler yorumlayan vardır.
Bu sosyolojik gerçekliği yok sayamayız.
Fakat bugünkü çeşitlilik var diye tarihî hafızayı da yeniden yazamayız.
Yeni bir yorum ortaya çıkabilir. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ama yeni ortaya çıkan bir yorumu alıp “Aleviliğin tarih boyunca özü buydu” dediğimiz anda tarih bizden delil ister.
Aleviliği siyasetin elinden kurtarmalıyız
Kanaatimce asıl ihtiyacımız olan da budur.
Aleviliği günlük siyasetin kavramlarıyla konuşmaktan biraz uzaklaşmak.
Çünkü bu toprakların hafızası temiz bir kâğıt değildir.
Acılar vardır.
Kırılmalar vardır.
İnsanların birbirine karşı taşıdığı tarihî korkular vardır.
Böyle bir zeminde kullandığımız her kelimeyi tartarak konuşmak zorundayız.
Bir kişinin, partinin, örgütün veya rejimin yaptığı yanlış bütün bir inanç topluluğuna yüklenemez.
Bir Sünni yöneticinin zulmünden bütün Sünniler sorumlu tutulamayacağı gibi, Alevi kimliği taşıyan bir kişinin yanlışından da milyonlarca Alevi sorumlu tutulamaz.
Zulmün mezhebi olmaz.
Adaletin de mezhebi olmaz.
Kerbelâ ortak yaramızdır
Belki yeniden başlamamız gereken yer tam burasıdır:
Kerbelâ.
Ama Kerbelâ’yı mezhep kavgasının yakıtı yapmak için değil, birbirimizin acısını anlayabilmek için.
Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da temsil ettiği şey yalnızca tarihî bir hadise değildir.
İzzettir.
Haysiyettir.
Zulme boyun eğmemektir.
Güç karşısında hakikati söyleyebilmektir.
Bunlar Alevinin de değeridir, Sünninin de.
Öyleyse neden Hüseyin bizi ayırsın?
Neden Ali bizi karşı karşıya getirsin?
Belki de yüzyıllardır yanlış soruyu soruyoruz.
“Ali kimin?” diye tartışacağımıza, “Ali’nin adaletinden bizde ne kadar var?” diye sormalıyız.
İnanç kapısında zabıtalık yapılmaz
Benim kanaatim şudur:
Aleviliğin tarihî hafızasında Hz. Ali’nin merkezi yerini görmezden gelmek mümkün değildir.
Üstelik “Alevi” isminin kendisi de Ali’ye nispet meselesini önümüze koymaktadır.
Bu nedenle “Ali’siz Alevilik” kavramını tarihî, dilsel, sosyolojik ve inançsal açıdan sorgulamak meşrudur.
Hatta bana göre kavramın kendi içerisinde cevap bekleyen ciddi bir çelişkisi vardır:
Ali tamamen çıkarıldığında neden hâlâ Alevilik denilmektedir?
Fakat bu soruyu sorarken insanları Alevilikten kovmaya, onlara kimlik dağıtmaya veya inançlarını küçümsemeye hakkımız yoktur.
Çünkü inanç kapısında zabıtalık yapılmaz.
Kalpleri Allah bilir.
Bize düşen anlamaya çalışmak, konuşmak, kaynaklara bakmak ve en önemlisi birbirimizin haysiyetine dokunmamaktır.
Son sözüm şudur:
Ali’yi Alevilerden almak ne kadar yanlışsa, Ali’yi yalnız Alevilere bırakmak da o kadar eksiktir.
Ali müşterek değerimizdir.
Ehl-i Beyt müşterek sevgimizdir.
Kerbelâ müşterek yaramızdır.
Ve “Ali’siz Alevilik olur mu?” diye tartışırken belki hepimizin kendisine sorması gereken daha zor bir soru vardır:
Ali’siz Aleviliği tartışıyoruz da, adaletsiz bir Ali sevgisi olur mu?
Ali’nin adını taşımaktan önce onun adaletini taşımak…
Hüseyin’in yasını tutmaktan önce onun zulme karşı duruşunu anlamak…
Ehl-i Beyt’i sevmekten önce insanın haysiyetine hürmet etmek…
Belki de bizi birbirimize yaklaştıracak esas yol budur.